Polonya insanlar

Yazı birazcık uzun ( alıntı )

2020.11.20 16:54 kedi7nickimi Yazı birazcık uzun ( alıntı )

Türkler Nasıl ve Neden Müslüman Oldu?
Orta okul ve lisede tamamen yüzeysel ve janjanlı bir tarih okuduğumuz konusunda herhalde herkes hem fikirdir. Öyle bir psikolojik dolduruş vardı ki sanki biz Türkler tarihin başlangıcından beri hep Müslüman olarak yaşamıştık! “Nasıl Müslüman olduk?” sorusu “nasıl Türk olduk?” kadar saçma sapan bir soruydu.
Zaten toplumdaki genel kanı İslamiyet öncesi Türklerin putperest, kafir oldukları ve ahlaksızca bir hayat sürdükleri yolundaydı. Ancak, bunun düzmece olduğu ortaya çıkınca bu kez Türklerin kendi dinlerine çok benzediği için Müslüman oldukları, Allah ve Muhammet sevgisiyle elde pala Viyana’ya kadar gidip her yeri şehit kanlarıyla suladıkları iddiası gündeme getirildi.
İmdi, Yeniçeri ordusunun fethedilen yerlerdeki Hristiyan ahaliden küçük yaşta “devşirilen” çocukların eğitimiyle oluşturulduğunu, bunların “paralı askerler” olduklarını, emekli olana kadar maaş aldıklarını, emekli olduktan sonra da devletin bunlara arazi, tarla, vs verdiğinin bir kere daha ayırdına varırsak Viyana’ya kadar olan toprakların fethinde en çok kimlerin kanının aktığını da anlamış oluruz!
İkincisi, madem bu iki din o kadar birbirine benziyordu o halde Türkler niye Müslüman oldu ki? Vice versa Araplar Şaman olamaz mıydı? (Türklerin özgün dinine Şamanlık yerine Gök Tanrı veya Tengrizm/Tengricilik dini de denmekte olup bu konuda bilim adamları arasında görüş birliği yoktur.)
Türklerin 70 yıl kadar süren kanlı bir tarihsel süreç ve savaşlar sonucunda Arap ordularına yenilerek kılıç zoruyla Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldıkları artık gizlenmesine gerek olmayan bir gerçekliktir. Müslüman Araplar kafir (!) Türkleri katlederek, mallarına mülklerine el koyarak, kadınları ve kızlarını köle ve cariye yaparak, Türk kentlerine Arap aileler yerleştirerek, Müslüman olmayanlara cizye vergisi ve çeşitli yaptırımlar uygulayarak Türkleri ite kaka Müslüman yapmayı başarmışlardır. Kuşkusuz, Müslüman olan Türkler ile Müslümanlığa direnen kafir (!) Türkler arasında da çatışmalar ve savaşlar olmuştur. Ancak, bu yazı kapsamında buna değinmeye olanak olmayıp Türklerin salt Araplar ile olan savaşları ve ek olarak eski Türk inançları çok kısa bir şekilde anlatılacaktır.
70 YIL SÜREN ARAP-TÜRK SAVAŞLARI Muhammet’in damadı Halife Ali’nin öldürülmesinden sonra Emevi hanedanlığı (661- 744) hilafeti devralmış ve bu dönemden başlayarak Araplar ile Türkler arasından 670den 740 yılına kadar sürecek yoğun çatışmalar ve savaşlar süreci başlamıştır. Bu 70 yıllık süreci mercek altına aldığımızda, karşımıza yağmalanan Türk kentleri, katledilen, köle ve cariye olarak satılan Türklerden oluşan kanlı ve karanlık bir tablo karşımıza çıkar:
658 yılında Batı Göktürk devleti iç karışıklık ve Çin saldırıları sonucu yıkılmıştı. Doğu Göktürkleri ise o sırada Çin baskısı altındaydılar (630- 681). Bu nedenle, merkezi bir yetke ve dayanışmadan yoksun, birbirinden bağımsız başına buyruk site ve beylikler halinde “İpek Yolu” üzerindeki korumasız zengin Türk kentleri İslam ve cihat inancıyla güçlenen Araplar için kaçırılmaz bir fırsat ve av haline gelmişlerdi. O tarihlerde Türkmenistan (Aşkabat, Merv), Tacikistan-Özbekistan (Buhara, Semerkant, Taşkent, Baykent), Kırgızistan-Afganistan (Talukan) bölgeleri ile Maveraünnehir denilen Seyhun-Ceyhun (Siriderya-Amuderya) nehirleri havzasında yaşayan Türkler, alım, satım, takas ve ticari uğraşın yanı sıra madencilik (altın, demir, bakır) ile de uğraşıyorlardı. Özellikle adı “zengin kent” anlamına gelen Semerkant o devirde çok ünlüydü.
632de Muhammet’in ölümünden sonra Araplarda “halifelik” düzenine geçilmiş, sırasıyla Ebubekir, Ömer, Osman, Ali halife olmuşlardı. İlk kez Halife Osman (644-656) zamanında 2.700 kişilik bir Arap ordusu Fergana’ya kadar geldiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.
muharebe
Halife Ömer (634-644) döneminde de Hazar Türkleri Bulan Han önderliğinde Arap istilasına tüm güçleriyle direnmişler, ancak, Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde çok kalabalık cihat orduları karşısında Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalarak Araplarla barış yapmışlar (737), Araplar bölgeden çekildikten sonra tekrar eski Şaman dinlerine dönmüşlerdir!
Arap akınları Türkleri Müslümanlık’tan o kadar soğutmuş olmalı ki bir tepki olarak Hazar Türklerinde Yahudilik resmi devlet dini olarak kabul edilir (799). Hazar Türkleri VIII-IX. yüzyıllarda “Hazar Barışı” diye anılan bir çağın öncülüğünü üstlenirler. Bu dönem süresince dinsel hoşgörü gelişmiş, halkın çoğunluğu Şamanlığa bağlı kalırken kağan ve yönetici sınıf Yahudilik, tüccar sınıf ise Müslümanlığa geçmiştir. Bugün Kafkasya, Ukrayna ve Polonya’da yaşayan Yahudi Karaylar (Karayim Türkleri) bu soydandır.
TÜRK KENTLERİNİN YAĞMALANMASI Emevi halifesi I. Muaviye (661-680) zamanında Horasan’ı (Doğu İran) ele geçiren ve burasını Türklere saldırı üssü olarak kullanan Araplar Ubeydullah Bin Ziyat komutasında 24.000 kişilik bir orduyla Buhara’yı kuşatır (673). Buhara Meliki Kibaç Hatun diğer Türk beylerinden yardım istese de yardım kendisine gelmez. Arap orduları terör estirip kenti yağmalayıp geri dönerler. Aynı yıl bu kere Osman’ın oğlu Sait komutasında bir ordu yeniden Horasan’dan Buhara’ya doğru yaklaşır. Kibaç Hatun bu kere barış antlaşması yapmak zorunda kalır. Araplar bunun üzerine Semerkant’a saldırır, kent baştan başa yağmalanır, binlerce Semerkantlı köle olarak satılmak üzere Horasan’a götürülür.
Halife Abdülmelik (685-705) döneminde Afganistan (Sicistan) seferi başlar. Bölgenin Türk hükümdarı Rutbil cihat ordularına direnir ve kanlı çatışmalar olur. 699 da Afganistan bölgesinden irili ufaklı bir çok kent Araplarca yağmalanır. Abdülmelik ölünce yerine geçen oğlu Halife Velit’in (705-715) komutanlarından Kuteybe İbni Müslim Baykent ve Buhara’yı ele geçirir. Her iki kent baştan başa yağmalanır, Budist ve Zerdüşt heykellerinden taş olanlar kırılır, altın olanlar ganimet olarak alınır, direnenler kılıçtan geçirilir, kadın ve erkek binlerce kişi köle yapılır . Arap aileler Baykent’e yerleştirilir. Türk aileler evlerini Arap aileler ile paylaşmak zorunda bırakılır. İslami kurallara uymayanlara, sünnet olmayanlara ağır cezalar verilir, her yere camiler inşa edilir, Cuma namazı zorunlu hale getirilir..
kerbela
Şeriat ordularının amansız ilerleyişi karşısında Talukan (Kuzey Afganistan) kenti teslim olur. Buna rağmen Kuteybe’nin askerleri 40.000 kadar Türk’ü öldürüp sağ kalanları kent girişindeki ağaçlara asarlar. Aral Gölü’nün güneyinde bulunan Harzem bölgesini yakıp yıkıp halkı kılıçtan geçirirler. Bundan sonra Arap ordusu Semerkant üzerine yürür. Taşkent ve Fergana’dan yardım gönderilir, fakat birlikler Araplar tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant teslim olur.
Horasan’da ordusunu yeniden hazırlayan Kuteybe en son Kaşgar’a doğru yola çıkar (715). Kaşgar günümüzde Çin’e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bir kenttir. O sırada Halife Velit ölmüş yerine Süleyman İbni Abdülmelik (715-717) geçmiştir. Bu yeni Halife ile arası iyi olmayan Kuteybe Kaşgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak yakalanıp öldürülür..
Yeni halife, Kuteybe’nin yerine Yezit İbni Muhellep’i sefere gönderir. Yezit’in ilk işi Hazar denizinin batısına, Dağıstan bölgesine saldırmak olur (716). Dağıstan Meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Kent yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür. Yezit’in ordusu Hazar denizinin güney doğusunda bulunan Gürgan kentine yönelir. Günümüzde İran’a ait bir kent olan Gürgan (Gorgan) savaşmadan teslim olsa da 50.000 Türk acımasızca öldürülür.
717 yılından itibaren Arapların kendi aralarındaki çatışmalar nedeniyle İslam ordularının saldırıları hız keser. Bunu fırsat bilen Sogdia (Özbekistan-Tacikistan) bölgesindeki Türgişler (Türkeşler) Araplara başkaldırır (720). Türgiş başbuğu Sulu Çor Müslümanlara karşı başlatılan isyanın liderliğini üstlenir . Türk ordusu karşı saldırıya geçerek 728 yılında Buhara’yı geri alır. Semerkant’ı Araplardan geri almak için kuşatır. Ancak, Araplara destek birliklerin gelmesiyle Türkler kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır. 732’de Buhara’yı da terk ederek geri çekilirler. Sulu Çor yardımcısı tarafından bir komplo sonucu 737 yılında öldürülür. Sulu Çor’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar..
turklerin-musluman-olusu
Bu arada Arap saldırıları hız kesmeye başlarken Müslümanlığı kabul eden Türklere ekonomik çıkarlar sağlanmakta, cizye olarak alınan vergiler düşürülmekte, çok daha yumuşak politikalar uygulanmaktadır. Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde Taşkent ve Fergana da Arap ordularına teslim olduktan sonra (740) savaşlar sona erer. Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir, halkın kendiliğinden Müslüman olması teşvik edilmeye başlanır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA… Görüldüğü gibi İslam’ın Türklere kabul ettirilmesi hiç de öyle güle oynaya olmamış 70 yıl kadar süren bu kanlı süreç sonunda Arap egemenliğine boyun eğen Türkler Müslüman olanlara sağlanan ayrıcalıkların da etkisiyle eski dinleri olan Şaman- Göktürk dinini terk etmeye başlamışlardır. Zaten bir süre sonra Abbasi devleti (750-1258) dönemi başlayacak, Türk savaşçılar Arap ordularına katılacaklardır.
Nitekim 751 yılında Talas Irmağı (Güney Kazakistan) kıyısında gerçekleşen bir savaşta ilk kez birleşik Arap – Türk orduları Çin ordusunu yenince bu başarı da Türklerin Müslüman olmasını hızlandırmış, Karlukların ardından Oğuzlar da İslam’a geçmişlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’dan (840) sonra Oğuzlar Büyük Selçuklu Devleti’ni (1040) kurmuşlardır.
ARAPLARIN TÜRK EGEMENLİĞİNE GİRMESİ ! Abbasi devletinin son dönemlerinde Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasıyla Anadolu’da bir sürü Türk beyliği/devletçiği oluşmaya başlar. Bunlardan Osmanoğulları 1224 yılından itibaren güçlenmeye başlayarak hızla devlet olmaya yönelir ve Anadolu birliğini sağlar. Bu arada Abbasi hanedanlığının sona ermesiyle hilafet ve yönetim Memluk hanedanlığına geçmiş ve Memluklar (Mısır) Devleti (1259-1517) dönemi başlamıştır.
1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Doğu Roma-Bizans’ın mirasına konan Osmanlı Devletinin güneye doğru genişlemesiyle Türk-Arap çatışmaları yeniden başlar. Ancak, bu kere Araplar Kahire yakınında Ridaniye’de çok ağır bir yenilgiye uğrar. Üç gün süren sokak savaşlarından sonra Kahire’nin düşmesiyle, Mısır Osmanlı topraklarına katılır. Yavuz Sultan Selim halifeliği Araplardan devralır (1517). Halifelik Osmanlı’nın yıkılışı (1922) ve hilafetin 1924 yılında kaldırılmasıyla sona erecektir.
TÜRKLER NEDEN İSLAM’A DİRENDİLER? Kuşkusuz, “Türkler madem Müslüman olacaklardı neden İslam’a bu kadar çok direndiler? Neden bir türlü Müslüman olmak istemediler?” diye bir takım sorular akla gelebilir tabi ki. Bu bağlamda Türk töresine ve mitolojisine kısaca bir göz atarsak en azından teolojik açıdan bu soruları yanıtlamak mümkün olabilir. (İslamiyet öncesi Türklerin inançları, devirden devire, zaman ve mekana göre müthiş bir çeşitlik ve değişkenlik gösterir.)
Her şeyden önce Türklerin bir peygamberi ve kutsal kitabı olmamasına rağmen Türk destanlarında, masallarında ve Anadolu’da yaşamakta olan bazı grupların (Yörükler, Türkmenler, Aleviler, Mevleviler vs) gelenek ve göreneklerinde Türk töresine özgü inançların izlerine hala rastlamak mümkündür. Türk töresi yüksek erdem, dürüstlük, mertlik, onur, kadına saygı ve sevgi, yaşlılara itibar ve hürmet ile hayvan ve doğa sevgisine dayanan bir yaşam birlikteliği olarak özetlenebilir. Kadın erkeğin yoldaşı, acundaşı, kutlu ailenin temel direğidir. Kadın ve erkek hep birlikte çoluk çocuk eğlenir, yemek yer, dans eder, saz çalar, şarkı söylerler.
Doğa, kırlar, dağlar, göller, ırmaklar, hayvanlar, insanlar ve onların tinleri (ruhları) hepsi birliktedir, birlikte yaşarlar. Acun ve insan uyum içindedir. Şaman, kam, ya da, ozan-büyücü (druide) toplumun tinsel (ruhsal) önderidir. Her şey, her zerre canlıdır, hayat doludur. İnsanlara can vermeden önce gökte kuşlar gibi yaşayan tin “soluk, nefes” anlamına da gelir. Ölüm soluğun kesilmesi, tinin tenden (bedenden) ayrılması olarak algılanır. İnsan tini genelde kuş simgesindedir.
Tin ortak, tenler farklıdır. Hayvan ruhları da insan ruhları gibi ölümsüzdür. Hayvanın ayrı, insanın ayrı evreni yoktur. Evren ve yaşam birliği vardır. Bu tümlük ve ortak acun düşüncesi, kaynağını “Kök Tengri” Gök Tanrı’dan alır. İnsan Gök’ün verdiği yaşam gücünü korumaya ve çoğaltmaya çalışır. Bu yaşam gücü veya yaşam ruhuna “Kut” denir. Kut, “uğurlu, kutsal, şanlı” anlamlarına da gelir. (Kutlu olsun deriz).
Gök, gökyüzü, gökler sadece tinlerin yerleşkesi değil, yaşam gücü olan Kut’un da çıkış yeridir. Edilen dualarda para, pul, servet yerine Tanrı’dan daha çok Kutsal Tin olan Kut’u vermesi istenir. Uzun yaşamın kaynağı Kut’tur. Örneğin, toprağın çoraklaşması Kut’un kaybolması olarak yorumlanır. Geyiklerin, kurtların, hayvanların yavrulaması, doğum olayı, bereket, bolluk Kut’un gücüdür. Hristiyanlıktaki Kutsal Ruh (Ruhulkudüs) gibi Kut doğrudan Tanrı’dan gelir.
Gök Tanrı acunu, göklerdeki yıldızları, güneşi, ayı kapsayan bir varlıktır. Tengri sözcüğü hem somut gökleri, hem de soyut göklerin ruhunu betimler. “Kök Tengri” Gök Tanrı anlamına geldiği gibi “Mavi Gök” anlamına da gelir. Bu aynı zamanda insan soyunun, tüm canlı ve cansız varlıkların kök ve kökeninin “Gök Tanrı” olduğunun gizli bir imgesidir. Bu tanrı-acun-insan-canlılar tümlüğü ileriki yüzyıllarda -Platonizm’in de etkisiyle- Tasavvuf (Mistisizm, Gizemcilik) ve Sufi felsefesindeki “Varlık Birliği” (Vahdeti Vücut) inancının temellerini oluşturacaktır.
Gök Tanrı’nın yeryüzüne yansıması olan Umay bir bereket tanrıçasına özgü tüm özellikleri taşır. Ürünler, ekinler, hayvanlar ve yavruları, analar, gebeler, bebekler, çocuklar yeryüzü Tanrıçası Umay’ın koruması altındadır. İnsan ölünce göğe uçar. “Öldü” yerine “sunkar boldı” (sungur kuşu oldu), ya da, “uçuverdi” denir. Cennet’in adı “uçmag” dır. Kötülerin gittiği “tamag” denilen cehennemde suçlular cezaları bitene dek katran kazanlarına atılır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLMASAYDI NE OLURDU? Türkler Müslüman olmakla kendilerine yabancılaşmış, özgün Türk aile düzeni yıkılmış, kadını ikinci plana atan, feodal aşiret kurallarını (çok eşlilik, kölelik, ağır cezalar, cihat, vs ) dayatan gelenek, görenek ve törelerine tamamen aykırı bir dinin boyunduruğu altına girmişlerdir. Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Ömer Hayyam, Yunus Emre, Mevlana gibi düşünür, bilge ve önderler bu dinsel boyunduruğa kısmen de olsa direnmeye çalışmışlar, daha insancıl, daha sevecen ve evrensel bir inanç arayışına girişmişlerdir.
Eğer Türkler Orta Asya’dan eski komşuları Çinliler ve Japonlar gibi eski inançlarına bağlı kalmış olsalar, kendi Göktürk alfabelerini kullanmaya devam etselerdi acaba ne olurdu? Türkler de Çinliler ve Japonlar gibi bir dünya devi olmayı başarabilirler miydi? Bu iyi mi olurdu, kötü mü olurdu? İyi ve kötüden öte nasıl bir Türkiye olurdu? İleri demokrasi, açılım saçılım, zorunlu din dersi, imam-hatip vs vs olur muydu, olmaz mıydı? İmdi sözü uzatmadan sanırım: ne laik anti-laik, ne İmam Hatip okulları, ne zorunlu din dersi, ne türban, ne çok karıyla evlenmek, ne çocuk evliliği, ne çocuk gelinler, ne huri ne gılman, ne harem ne selam, ne helal ne haram, ne kafir ne gavur, ne misvaklı diş macunu, ne haşema, ne kara çarşaf, ne saç, kıl, tüy, ne hoparlörlü cami, ne de ılımlı İslam gibi dine bağlı ya da dinsel kökenli sorunlar yaşamazdık herhalde değil mi?
submitted by kedi7nickimi to KGBTR [link] [comments]


2020.10.17 12:30 sum-poopins Kapitalizmin Sorunları

Kapitalizmin Sorunları
Bu yazı, kapitalizmin sorunlarını güncel bir çerçeveden incelemek ve insanları bilgilendirmek amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde, bu sistemi tamamen detaylı bir şekilde sunma iddiası yoktur. Zaten böyle kısacık bir yazının bunu yapabilme imkanı yoktur (iki tarafın da savunucuları, bunu meme'ler ve iki cümlelik sloganlar aracılığıyla yapmaya çalışsa da). Kapitalizm, tarihsel ve teorik açıdan, farklı şekillerde incelenebilir ve veriler sunulabilir.
Kapitalizmin sorunlarına giriş yapmadan önce, tarihsel bağlamdan şöyle bir bahsedelim. Kapitalizmin çıkışına ve özellikle, onun bünyesinde gerçekleşen endüstri devrimine kadar, insanlık, kaynak tüketimi, enerji tüketimi ve populasyon bakımından oldukça farklı bir yapıdaydı. Aşağıda, insanlık tarihindeki son 12.000 yıldaki populasyon değişimi verilmiştir.
https://preview.redd.it/lwezfm8ctmt51.png?width=800&format=png&auto=webp&s=f31d46eebd63c7c1ac36b887117803bc7c59a61e
Hem populasyon boyutundaki bu artış hem de endüstri devriminin getirdiği hayat biçimindeki değişiklikler, insanların daha fazla enerji tüketmesine yol açmıştır. Daha fazla enerji tüketimi, daha fazla kaynak tüketimi anlamına gelmektedir.
https://preview.redd.it/a6t1t2mdtmt51.png?width=3400&format=png&auto=webp&s=f9b2f85c332aa5c10bc080cb70f2052d07494fb1
Diğer bir değişiklik, yoksullukta olmuştur. 1820'ye kıyasla, aşırı yoksulluk içinde yaşayan insan sayısı, son birkaç on yıla kadar mutlak anlamda artmış fakat göreli anlamda oldukça düşmüştür. 2000'lere yaklaştıkça mutlak anlamda da düşmeye başlamıştır. Aşağıdaki grafiğe bakmadan önce, 1800 yılında dünya nüfusunun 990 milyon ve 2015 senesinde 7.3 milyar olduğunu hatırlatırım.
https://preview.redd.it/tfegjnietmt51.png?width=3400&format=png&auto=webp&s=144dac22a5d9990869d1c32e376a216b0655e66e
İnsanların yaşam biçimi de değişmiştir. Endüstri devriminden önce, sıradan halkın çoğunluğu, "geçimlik tarım" denilen bir hayat biçimiyle yaşamaktaydı. Yani, aileler, ortak bir şekilde arazilerde çalışıyor ve kendilerine yetecek kadar tarımsal üretim yapıyordu. Belli bir fazlalık çıkıyordu fakat bu günümüze kıyasla oldukça düşüktü ve vergi olarak alınmaktaydı.
Endüstriyel devrim öncesinde gerçekleşen İngiliz Tarım Devrimi'yle bu durum değişmiştir. Bu devrimle beraber tarımsal üretim artmıştır. İlginç bir şekilde, bu devrime yol açan sebeplerden birisi olarak, "kapatma" denilen bir süreç gösterilmektedir. Bu süreçte, köylülerin kullandığı ortak araziler lordlar tarafından özel mülk haline getirilmiştir.
Kapitalizmin doğuş yeri olan Avrupa'nın tarihi, tarihsel koşulları anlamak açısından önemlidir. Maaşlı işçilik çıkana kadar, köylülerin çoğu, feodalizm altında serf olarak yaşamaktaydı. Serflik sistemi, araziyle beraber alıp satılan, bir tip kölelik anlamına gelmektedir. Serfler bu araziyi işlemekle ve sahipleri de onlara belli bir hayat standardı sunmakla yükümlüydü. Zamanla beraber, seflik, yerini maaşlı işçiliğe bırakmıştır. Bu bariz bir iyileştirmedir fakat günümüzde bile, işçilerinin çoğunun, ürettikleri üründen elde ettikleri kâr ve onun üstünde sahip oldukları hak hala düşüktür.

Kapitalizmin Sorunları

1) Gelir ve Servet Eşitsizliği
Kapitalizmin önde gelen eleştirilerinden birisi, bu sistemin yarattığı gelir ve servet eşitsizliğidir. Gelir, belli bir zaman diliminde kazanılan paraya denir. Servet ise mal, para ve hisse olarak toplam birikmiş miktardır. Aşağıdaki grafiklere bakılınca, servet eşitsizliğinin ne kadar büyük bir boyutta olduğu görülecektir.
https://preview.redd.it/imkpp6bgtmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=7280c3075e9a94648e5daa940ece2ed9bc8ff7b4
https://preview.redd.it/ihjxeifhtmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=3c040d7b5917288d41c237ef3da5cc7ed8352207
https://preview.redd.it/ojn4iqbitmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=06c768a20e80c6f8fa52b902d33d18d7b2650ab4
Son grafik, güncel kapitalizmdeki bir trendi, yani servete sahip kitlenin sayı olarak küçülmesini fakat daha küçük bu kitlenin daha çok servete sahip olmasını göstermektedir.
Bütün bu verilerin yanısıra, gelir eşitsizliğinin tarihsel olarak azaldığına dair veriler de mevcuttur. Bu veriler, küresel olarak ortalama gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) değişiminden gelmektedir. GSYH bu konuda bir pusula olabilmektedir fakat onun da içerdiği sorunlar vardır. Ülkenin ortalamasını aldığı için, ülkedeki gelir eşitsizliklerini yansıtmamaktadır. Yani, bir ülkenin sıradan halkının geliri aynı kalsa ama sadece zenginleri zenginleşse bile, GSYH armaktadır. Gerçeklikte bu kadar uç örneklere pek rastlanmaz ama pratikte, ortalama vatandaşın gelirini olduğundan fazla göstermektedir.
Gelir eşitsizliğinin azaldığına dair diğer bir kanıt, GİNİ katsayısı araştırmalarından gelmektedir. GİNİ katsayısı, bir ülkedeki gelir eşitsizliğini ölçen matematiksel bir araçtır. 0 değerine ne kadar yakınsa, gelir eşitsizliği o kadar azdır. 1'e ne kadar yakınsa, gelir eşitsizliği o kadar fazladır.
https://preview.redd.it/k211ej6ktmt51.png?width=460&format=png&auto=webp&s=6fb0432dbfe90250ff6f627ef57feac6cfe221e7
Yukarıdaki grafikte, mutlak ve göreli olarak, küresel GİNİ katsayısı değişimi verilmektedir. Göreli ve mutlak GİNİ katsayısı farkı şöyle açıklanabilir. Bir ülkede bir kişinin 10 dolar geliri, diğerinin 1 dolar geliri olduğunu varsayalım. Zamanla 1 dolar geliri olanın geliri 8 dolara çıkıyor, 10 doları olanın da 80 dolara çıkıyor. Bu durumda, mutlak GİNİ katsayısı artmış fakat göreli GİNİ katsayısı aynı kalmıştır çünkü aralarındaki oransal fark aynıdır. Yukarıda görüldüğü üzere, zengin kesimin geliri göreli olarak düşmüş ama mutlak olarak artmıştır.
Bütün bu veriler bir arada ele alındığında, bize şunu söylemektedir. Geçmişe oranla, gelir eşitsizliği daha düşüktür fakat servet farkı hala varlığını korumaktadır. Aşırı derecede yüksek servete sahip kitle gittikçe küçülmekte ve bu küçülen kitlenin biriktirdiği servet artmaktadır. Uluslararası Gelir ve Servet Araştırmaları Birliği, "servet dağılımının, gelirinkinden çok daha eşitsiz" olduğunu söylemiştir.
Bu eşitsizliği belki de en iyi anlatan verilerden birisi, kronik olarak yetersiz beslenen insan sayısıdır. Günümüzde 10 milyar insanı beslemeye yetecek kadar yiyecek üretilmektedir fakat 820 milyon kişi hala kronik olarak yetersiz beslenmektedir. 2 milyar insan, güvenli, besleyici ve yeterli gıdaya ulaşamamaktadır. Yani, orta veya yüksek derecede gıda güvenliği sorunu çekmektedirler. Üretim değil, dağılım ve sosyal adalet sorunu vardır.
2) Ekolojik Yıkım ve İklim Değişikliği
Kapitalizmin diğer bir büyük sorunu, yarattığı ekolojik yıkımdır. Çok da geriye gitmeye gerek yok.1970'den beri, dünyadaki omurgalı hayvanların populasyonları ortalama olarak %60 oranında küçülmüştür. Bu, kirletme, istila, avlanma, küresel ısınma vb. sebeplerle gerçekleşmiştir. Bu, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş şiddette bir doğa yıkımıdır.
Örneğin, biyolojik çeşitlilik açısından oldukça öneme sahip mercanları ele alalım. Küresel olarak baktığımızda, yüzyıl sonuna kadar mercan resiflerinin %70-90'ının yok olması şu an kaçınılmaz. Gidişata dur demezsek, tamamı yok olacak. Şimdiden, Sri Lanka'daki mercan resiflerinin %90'ı öldüğü görülmektedir. Eğer böyle devam ederse, kalan %10'un da 10 yıl içerisinde öleceği düşünülüyor.
2019'da, Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Servisleri Bilim-Politikası Platformu (IPBES) tarafından Birleşmiş Milletler'e sunulan kritik bir raporda, insanlık tarihinde görülmemiş bir hızda tür yok oluşu ve hasarı gerçekleştiği belirtilmiştir.
Rapora göre,
- Karasal alanların %75'i ve su alanlarının %66'ı insan eliyle, ciddi derecede değiştirilmiş.
- Böcekler de dahil, dünyada toplam 8 milyon hayvan ve bitki türü yaşamaktadır. Bunların 1 milyonu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Pek çoğu birkaç on yıl içerisinde tükenme tehlikesi altında.
- Tür tükenişi, son 10 milyon yılın ortalamasına kıyasla, 10 ile 100 kat arası bir hızda gerçekleşiyor ve bu hız gittikçe artıyor.
- Amfibilerin %40'ından fazlası tükenme tehdidiyle karşı karşıya.
- Karasal habitatların sağlamlığı, habitat kaybı ve hasarı sebebiyle, %30 oranında düşmüş.
- Karasal ve uçmayan memelilerin %47'si ve kuşların %23'ünün dağılımı, çoktan iklim değişikliğinden olumsuz etkilenmiş olabilir.
2018'de çıkan bir araştırma, okyanuslardaki oksijen açısından ölü bölgelerin 4 kat, düşük oksijen bölgelerinin de 10 kat arttığını göstermiştir (1950’ye oranla). Bu bölgeler, Kuzey Amerika veya Afrika kıtasından daha büyük bir alan kaplıyor.
Ekolojik yıkımın oldukça önemli bir parçası da iklim değişikliğidir. 2018 senesinde Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC), B.M.'ye sunduğu tarihi bir raporda, iklim değişikliğinin 1.5 derecenin üstüne çıkmasını önlemek için dönüm noktasında olduğumuz belirtildi. Rapora göre, eğer ısınma 2.0 dereceye çıkarsa, dünya üzerindeki etkileri çok daha ciddi olacak. Şiddetli kuraklıklar, yüksek derecede sıcaklık ve milyonlarca kişiyi etkileyecek seller, olacaklardan sadece bazıları.
Bilim insanları iklim değişikliği konusunda on yıllardır uyarılar yapıyor fakat bunlar, politikacılar ve halk tarafından yeterince ciddiye alınmadı. Şu an bile, yeterince alınmıyor. Bu, bir tesadüf sonucu gerçekleşmiş bir şey değil. Elbette, uzun vadeli riskleri değerlendirme konusunda insanların genel olarak kötü olduğu söylenmektedir. Lakin, aynı zamanda kapitalistlerin yaptığı propaganda da var.
Dünyanın en büyük petrol devi olan ExxonMobil şirketi, geçmişte, küresel ısınma hakkında kendi araştırmalarını yaptırıyordu. Bu araştırmalardan çıkan bulgularla, 1982’de bir rapor hazırlandı ve o zamanki adıyla Exxon yöneticilerine sunuldu. Buna göre, endüstri o zamanki haliyle devam ederse, 2020’de CO2 miktarı 400-420 ppm’e (part per milyon; milyon başı parçacık) ulaşacaktı. Şu an 410 civarındayız ve 420’ye gittikçe yaklaşıyoruz. Bunun 2020’de yaklaşık 1 derece bir ısınmaya yol açacağı da gösterilmişti. Yani ne yaptıklarını ve sonuçlarının ne olacağını biliyorlardı.
https://preview.redd.it/xevnurhptmt51.jpg?width=873&format=pjpg&auto=webp&s=346035faa10857ed5bd700278ba7a91b9728e035
Peki Exxon bunu görünce ne yaptı? ABD meclisinde “lobi” hareketine başladı. Yani siyasilerin düşüncelerini değiştirmek için onlara “bağış” yaptı. Başka bir deyişle, yasal rüşvet verdi. Bunun dışında, medyada satın aldığı kişiler aracılığıyla iklim değişikliğini abartı veya komplo teorisi diye insanlara yedirmeye çalıştı. Mevcut ABD başkanı Trump, iklim değişimine inanmıyor. Bunu birden fazla kez belirtti.
ExxonMobile bu konuda yalnız değil. Amerika Petrol Enstitüsü’nün 1980’de yaptığı bir toplantıdan şu notlar var..pdf)
https://preview.redd.it/nnms2ujqtmt51.jpg?width=662&format=pjpg&auto=webp&s=c9a8b14d5da8a1b788902ada6400337952b6a26d
2038 yılında, CO2 dolayısıyla küresel ortalamanın 2.5 derece artacağını söylüyor. Son kısmı birebir çevireceğim.
“1 derece artış (2005): Zar zor fark edilebilir
2.5 derece artış (2038): Büyük ekonomik sonuçlar, güçlü bölgesel bağlılık
5 derece artış (2067): Küresel felaket etkileri”
Burada kullandıkları tahminler, Exxon’unkiler kadar doğru değil. Buna rağmen, işin özü aynı kalıyor. Bu adamlar ne yaptıklarını biliyorlardı. Hatta ilk iklim değişikliği araştırmalarını yaptıranlardan birisi Exxon’dur. Ancak bu bilgiyle iyi bir şey yapacaklarına, aksi yönde lobi yapmayı seçtiler.
Şirketlerin PR kampanyalarına ve "yeşil" gözükme çabalarına rağmen, bu durum hala devam ediyor. Oxford Üniversitesi’nin de parçası olduğu, 12 Kasım’da yayımlanan bir araştırmaya göre, enerji firmalarının büyük bir çoğunluğu iklim değişikliğiyle ilgili koyulan hedeflere uymayı planlamıyor. Firmaların sadece %20’si, küresel sıcaklıkların artmasını önlemek için koyulan net sıfır CO2 salınımı ihtiyacını açıkça benimsiyor. En önemlisi, 132 firma içinden sadece 13 tanesi (%10), araştırma anı itibariyle net sıfır hedefine yönelik taahhütte bulundu. Başka bir deyişle, enerji sektöründeki en büyük firmaların sadece %10’u net sıfır salınım için bağlayıcı bir şey yapacaklarını söylüyor.
Şirketlerin diğer bir kozu, iklim değişikliği, ekolojik yıkım gibi konularda kişisel sorumluluğa yaptıkları vurgudur. Petrol devi BP firması, dikkati kendi sorumluluklarından başka yöne çekmek için, kişisel karbon ayakizi reklamlarına yüz milyonlarca dolar dökmüştür. Firmalar bilerek, odağı kişisel sorumluluğa kaydırmaya çalışmaktadır.
3) Büyüme ve Tüketim
Günümüzdeki şu kriz anında, hem akademide hem de politikada krizi yavaşlatma uğruna alınan önlemlerin yarardan çok zarar vereceğini söyleyenler olmuştur. Türkiye, ABD ve İngiltere’nin üçü de bu sebeple karantina önlemlerini geç almaya başlamıştırlar ve şu an bu yüzden bunun bedelini ödüyorlar. ABD Başkanı Trump “Çare, hastalıktan kötü olamaz,” demiştir. Bunu, ekonomik büyümenin refahla el ele gittiği mantığıyla söylemiştir. Oysa pek çok araştırma bunun böyle olmadığını göstermektedir. 2017 senesi, tarihteki en yüksek milyarder artışını görmüştür. İki günde bir, yeni bir milyarder oluşmuştur. Lakin o sene üretilen servetin %82’si en tepedeki %1’e gitmiştir ve en alttaki %50’ye hiçbir şey gitmemiştir.
https://preview.redd.it/kq4boezrtmt51.png?width=904&format=png&auto=webp&s=db41a09ad7085af6e51ff44db22cc59a2fc85107
Yukarıda gördüğümüz örüntünün aynısını eğitimde de görmekteyiz. Finlandiya, ABD’den %23 daha düşük kişi başı GSYH’ye sahip olmasına rağmen, dünyadaki en iyi eğitim sistemlerinden birisine sahiptir. Estonya, ABD’den %66 daha az kişi başı GSYH’ye sahip olmasına rağmen, yine en iyilerinden birisidir. Polonya, ABD’den %77 daha düşük kişi başı GSHY’si olmasına rağmen, yine ABD’yi geçiyor.
Bütün bunların sebebi nedir? Cevap oldukça basit: bu ülkeler eğitime ve sağlığa yatırım yapmışlardır.
Büyümenin doğrudan hayat kalitesine yansımaması, kazanılan paranın büyük miktarının doğrudan zenginlerin cebine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, büyümenin, yani kapitalist dünyada "ilerlemenin" ölçütü hala GSYH'dir.
Büyümeyle ve ekolojik tahribatla ilişkili diğer bir mevzu, yaşadığımız tüketim toplumudur. Endüstri devrimi sonrasında ve özellikle 20. yüzyılda, aşırı miktar üretim gerçekleşmiştir. Kapitalist üreticiler bunu arz gereği satmak istemiş fakat piyasadan yeterli bir talep çıkmamıştır. Buna yanıt olarak, planlı eskime ve reklam yoluyla, çok daha fazla tüketen ve talep eden bir toplum yaratılmıştır. Reklamın gücü küçümsenmemeli. ABD’li sosyologların yaptığı bir araştırmaya göre, reklam masraflarının ürün tüketimine doğrudan etkisi vardır. 2010 senesinde reklam masrafları, bütün dünyada toplam 400 milyar dolardı. 2019 senesinde bu 560 milyar dolara çıktı ve artmaya devam ediyor.
Bir örnek olarak, 1900'dan 1989'a, ABD'nin nüfusu 3 kat ama kaynakların tüketimi 17 kat artmıştır. Bir araştırmaya göre, beyaz eşyalar eskisine göre daha kısa ömürlere sahiptirler. Başka bir örnek olarak, sürekli olarak akıllı telefon veya dizüstü bilgisayar almak verilebilir. Özellikle akıllı telefonların ömrü kısa oluyor ve insanlara hemen her sene ‘bir üst modele’ geçmeleri için koşullama yapılıyor. Bu konuda, ABD’de Apple’a eski telefonları özellikle yavaşlattığı için bir dava bile açıldı. Buna yönelik olarak kullanıcılara toplamda 500 milyon dolar ödemesi kararlaştırıldı. Daha önce Fransa hükümeti de benzer bir hüküm vermişti. Tüketim toplumunun diğer bir örneği, çok hızlı bir şekilde ‘modası geçen’ giysilerdir.
Aşırı tüketim ve büyüme birbiriyle ilişkilidir. İlerlemeye tekabül ettiği düşünülen büyüme, GSYH ile ölçüldüğü için, bu kadar üretimin ve tüketimin yarattığı etkiler gözardı edilmektedir. Toplumsal eşitsizlik bir kenara itilir. Ekolojik tahribat ve iklim krizi gibi konulara göz çevrilir, hatta onlar bastırılır. İnsanlar yüksek miktarda tüketim yapmaya koşullanır ve bu kaynak tüketiminin yarattığı tahribat dikkat alınmaz. Bu sebeple, GSYH'ye pek çok alternatif önerilmiştir. Lakin kapitalist dünya bu önerileri dinlememiştir.
4) Son
Yukarıda anlatılanlar, kapitalist sistemin yarattığı sorunların kısa bir özetidir. Özetle, gelir ve servet eşitsizliği, ekolojik tahribat ve iklim değişikliği, büyüme fetişi ve aşırı tüketim, günümüz kapitalizminin en büyük sorunlarıdır.
Ekleme: Neoliberal politikalar hakkında yazdıklarım, tekrar gözden geçirmem gerektiğini düşündüğüm için çıkarılmıştır. Merak edenler, neoliberalizmin neden eleştiri hedefi olduğuna kendileri bakabilirler.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.08.21 15:32 karanotlar Kimmerya / Özgür, gezgin ve 'barbar'

Antik Yunan kentlerini yıkıp yakan Kimmerler, Anadolu’daki tüm krallıklar için küçük çaplı felaket görünümünde, yaklaşık iki yüz yıl boyunca büyük bir yıkım yaratmıştı. Kuzeydoğu Anadolu’da ve Hazar bölgesinde İskit akınları nedeniyle zayıflamalarının ardından, M.Ö. 6. yüzyılda Lydia Kralı Alyattes Kimmerleri büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu büyük çöküşün ardından Kimmerler tarihteki yerlerini yitirdi, efsaneler ve hikayeler de sona ermiş oldu.
Tarkan Tufan
Kimmerler, onları ‘Ga-mir’ veya ‘Gi-mir-a-a’ olarak adlandıran birçok Asur metninden dolayı bilinmektedir. Asur dilinde, bu isim “oraya buraya gidip-gelen insanlar” benzeri bir anlam ifade eder ve Kimmerlerin Hint-Avrupa dillerini anımsatan isimlerinin kökenine ilişkin daha fazla kayda rastlanmaz; öte yandan, yaşam biçimleri kusursuz biçimde anlatılmaktadır. Göçebe bir halk olan Kimmerler İskitlerle aynı alanları paylaşmaktaydı ve arkeolojik açısından İskitlerle neredeyse aynıydı; İskitlerin sonraları onları kendi ülkelerinden sürmüş olabileceği düşünülüyor.
Kimmerler, kimi akademisyenlere göre, hâlâ Kırım’ın bulunduğu güney Ukrayna’da yaşıyor olabilirler. Arkeologların bir kısmı ise, onları Prut nehri ve Aşağı Don (M.Ö. 900-650) bölgesi arasındaki ovalarda hayat bulan Novocerkassk kültürüyle aynı toplum olarak görmekte. Kimmerler yayları, kılıçları ve mızraklarıyla gömülüyordu. En değerli varlıkları inekleriydi ve sığırlarıyla ovalar arasında dolaşan göçebeler olarak bilinirler. Birçok göçebe toplulukta görüldüğü üzere, toplumsal yaşamda kadın-erkek arasında bir hiyerarşi kurmamışlardı; söz hakkı ve yaşamsal kararlar konusunda herkese doğal hakları teslim edilmişti. Bu duruma özellikle de savaşçı ve yağmacı bir halk olmasının neden olduğu düşünülüyor.
KİMMERYA
Kimmerya’nın yerli halkı, neredeyse gizemli bir tarihe sahiptir. Bu antik insanların (M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda hüküm sürmüşlerdi) varlığına yapılan ilk atıfları Asur metinlerinde görürüz. Asurlular ve bir erken-Ermeni imparatorluğu olan Urartu kaynaklarında “güçlü ve hareketli bir askeri tehlike” olarak tasvir edilmişler. M.Ö. 7. yüzyılda Asural Kralı Aşurbanipal, Kimmerlere olan düşmanlığını tabletlere yazmıştır. Kral, popülaritesi, düşmanlara uyguladığı zulüm ve Ninova’da (Gılgamış Efsanesi dahil) büyük bir kütüphane kurmasıyla tanınan bir kraldır.
Kimmerlerin kökenleri konusunda hiç kimse emin olamasa da Herodot’un onlar hakkında yazdığı bazı bilgilere ulaşmak mümkün. Önceleri göçebe bir halk olan Kimmerler muhtemelen bir süre sonra yerleşik hayata geçmişler ve Karadeniz’in kuzeyindeki bölgede yaşamaktaydılar. Kimmerler, nehirleri takip ederek Kafkaslar’dan güneye doğru indi ve Asur ve Urartu imparatorluklarının sınırlarına akınlar düzenlediler. Ancak doğudaki İskitler bir süre sonra Kimmerlerin topraklarına girip onları sürdü, bazılarını ise süreç içinde asimile ettiler.
Evrensel biçimde kabul görmese de İskitlerin yayılması sonrasında Kimmerlerin Avrupa’ya yönelen göç hareketleri, Kelt veya Germen topluluklarının atası olarak görülmelerine yol açmıştır.
İRAN TOPRAKLARINDAKİ İZLER
.
Kimmerlerin İran’daki varlığı, birçok bilim insanı açısından su götürmez bir gerçek. Tarihsel olarak saptanabilen Kimmer liderlerinin (Teuşpa, Ligdamis vs.) İran kökenli isimlerine bakmak, bu görüşe sağlam bir temel sunabilir. Diğer yandan, Kimmer tarihi hakkında yetkin bir uzman olan Askold Ivanchik, Kimmerleri gizemli bir insan topluluğu olarak görür.
Kimmerlerin Dinyeper ve Don nehirleri arasındaki asıl vatanlarını terk etmesinin sebepleri çeşitli olabilir. Belki Baltıkların ve Anglo-Saksonların batı Dinyeper alanlarından ilerlemeleri sebebiyle göç etmek zorunda kalmış olabilirler. Bunun dışında, bazı başka nedenler de söz konusu olabilir. Belki de bozkır alanlarda, iklim değişikliği nedeniyle bölgenin verimliliği yok olmuş olabilirdi.
GÖÇ YOLLARI
Böylece Orta Asya’daki İranlı göçmenlerin ilk dalgasının, modern Sarıkaolis, Pamir İranlıları (Şugnanlar, Bartanglar, Yazgulamlar vb.), Persler, Afganlar ve Sogdi (Yagnobi) toplumlarının ataları tarafından oluşturulduğunu varsayabiliriz; netice olarak, ortak İran topraklarında ve Dinyeper boyunca olan bölgelerde yerleşmiş olan İran kabileleriydiler. Bu yaşam alanlarının, bir zamanlar Avrupa’da kalan ve bir süreliğine tarihi Kimmerlerle paralel ilerleyen diğer İran kabileleri tarafından işgal edildiğini varsaymak mümkündür.
Bazı teorilerde, Kimmerlerin Orta Asya’dan Karadeniz bölgesine doğru ve daha genel anlamda “Avrasya’nın derinliklerinden” geldiği öne sürülmekte; ancak bu görüş de yoğun itirazlarla karşı karşıya. İranlıların atalarının anavatanlarının Avrupa’da bir bölge olması ve Kimmerlerin Orta Asya’ya göç ettikten sonra bu bölgeye geri dönmeleri çok uzun zaman alırdı.
Göçler süresince, Kimmerler, Azorov ve Karadeniz bozkırlarını yerle bir ettiler; Ukrayna ve Kuzey Kafkasya steplerindeyse kültürlerine ait birçok kalıntıyı arkalarında bıraktılar. Bir İran halkı olarak bilinen Zrubna kültürünün bazı Kimmer geleneklerini sürdürmüş olması da düşündürücüdür; ölü gömme ritüellerinde uygulanan bu gelenekler, Ukraynalı arkeologlar tarafından kalıntıları bulunan Kimmerlerin cenaze törenlerinde de benzer biçimde uygulanmıştı.
Bazı kaynaklarda, Bulgarların ve Kürtlerin aynı bölgede yaşadığı dönemde, bu toplumlarla Kimmerlerin etkileşime geçmiş olduğunu belirtir. Eski Kürt yerleşimlerinin adlarında bu etkileşimin izlerini görmek mümkündür. Kürt toplumlarının kendilerine verdiği “Kurmanc” ismi, Kimmerlerin “Hareketli, oradan oraya hızla hareket eden” anlamına gelen sözcüklerini andırmaktadır. Aynı dilsel benzerliğe, Vinnytsia Bölgesi’ndeki Zhmerinka kasabasının adında da rastlanır; bu bölgede Kürt yer adlarına oldukça sık rastlanır.
Dniester Dağı kıyısındaki bu yerlerde, Kürtçe yer isimlerinin yaygın olduğu tespiet edilmiştir. Niçlavya’nın sağ kıyısında, Mikhalkiv Ternopil köyünde, 1878 ve 1897 yıllarında iki ayrı altın gömüsü bulunmuştur. İncelemeler, bulguları M.Ö. 6. yüz yıla tarihlendirmekte. Yine de Rus ve Ukraynalı bilim insanlarının bir kısmı bu görüşe katılmamakta. Tarihsel açıdan bilindiği kadarıyla, İran’daki Stepion bölgesinde yaşayan Kimmer ve İskit toplumlarının, Kürt uygarlığı olan Medya İmparatorluğu’nun Babil’e karşı yaptığı savaşta Kürtleri desteklediği, yaşanan yenilginin ardındansa yaşadıkları bölgeyi terk etmek zorunda kaldıkları yönünde bilgiler içeriyor. Lydia yenilgisinden sonra, Kimmerler ve İskitler, yaşadıkları bölgelerden ayrılarak Kuzey Pontik Bölgesi’ne göçmek zorunda kaldılar. Yapılan barış anlaşması şartlarına göre, artık Anadolu’da onlara yer yoktu.
Bununla birlikte, Kürtlerin ve Kimmerlerin çoğunluğu günümüz Polonya topraklarındaki Podolya’ya yerleşti. Batı Podolya bölgesinin ve Kürt yerleşim yerlerinin yerleşim alanlarının kısmen uyumlu olması, bu alanların Kürtler tarafından işgal edildiğini, yani bölgedeki nüfusun bir kısmının önceki yerleşimlerde kaldığını düşündürüyor. Daha sonra Kürtlerin bu kısmı Orta Avrupa’ya taşınmıştı. Bu durum, iki halkın belli tarihsel dönemlerde aynı alanlarda, bir arada yaşadıklarını gösteriyor.
TARİHSEL KAYITLAR
M.Ö. 9. yüzyılda yazan Homeros, Kimmerlerin varlığını kayıt altına almıştı. Sonraki yıllardaki birçok klasik yazar da M.Ö. beşinci yüzyılda yazan Herodot dahil olmak üzere, onlardan bahsetmişti; ancak Kimmerlerin kökeni oldukça karmaşık bir konu. Kökenleri açısından, genellikle Kuzey Kafkasların Koban kültürüne ve daha sonra Ukrayna’nın ve Rusya’nın güneyindeki Çernogorovka ve Novoçerkassk kültürlerine bağlanırlar. Orta Doğu’daki yerleşmiş uygarlıkları, güçlü şehir devletlerini yenme yetenekleri ile M.Ö. dokuzuncu ve sekizinci yüzyıllardaki tarihi evrede isimlerini duyurdular. Tam anlamıyla yenilene dek yeni toprakları fethedip yağmaladılar.
Kimmerler, Anadolu’da ortaya çıkmadan önce herhangi bir yerdeki varlıkları pek bilinmese de genellikle Pontik-Hazar steplerinde (Karadeniz’in ve Hazar Denizi’nin step alanındaki topraklarda) yaşadıkları düşünülür.
Tarihsel kayıtlarında Herodot, Karadeniz’in kuzeyinde yaşadığını belirttiği halkların çok net bir perspektifini sunar ve ayrıca Kimmerleri Pontus steplerinde resmeder. M.Ö. 6. yüzyıldan sonra Göktürklerin gelişinden sonra, Türkî kabilelerin Pontik-Hazar bozkırlarına yayılmasıyla, “Kırım” isminin temelleri de atılmış oldu. Bu bölgenin Kimmer vatanının merkezi olup olmadığı şüpheli olsa bile, muhtemelen nüfuz alanları içinde kalıyordu.
Kimmerler, en azından bazı eski Yunan kaynaklarına dayanan Keltler ve Trakyalılar ile de bağlantılıdır. Veriler, Kimmerlerin Karadeniz’in batı sahillerinin büyük bir kesiminde Trakyalılarla ilişkiye girdikleri ve nihayetinde (son yenilgi ve parçalanmalarından sonra) birleştikleri yönündedir. Carl Ferdinand ve Friedrich Lehmann-Haupt, Kimmerlerin dilinin Trak ve İran arasında “eksik bir bağlantı” olabileceğini belirtirler. Dillerin her ikisi de Hint-Avrupa kökenliydi, bu nedenle diller arasında bazı temel benzerlikler vardı.
Antik Yunan kentlerini yıkıp yakan bu uygarlık, Anadolu’daki tüm krallıklar için küçük çaplı felaket görünümünde, yaklaşık iki yüz yıl boyunca büyük bir yıkım yaratmıştı. Kuzeydoğu Anadolu’da ve Hazar bölgesinde İskit akınları nedeniyle zayıflamalarının ardından, M.Ö. 6. yüzyılda Lydia Kralı Alyattes Kimmerleri büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu büyük çöküşün ardından Kimmerler tarihteki yerlerini yitirdiler ve kendileri hakkındaki efsaneler ve hikayeler de sona ermiş oldu.
Kaynaklar:
http://www.livius.org/articles/people/cimmerians/
Cimmeria: Land of Mist and Myth
http://www.v-stetsyuk.name/en/Scythian/Cimmer.html
http://asiaminor.ehw.gForms/fLemmaBody.aspx?lemmaId=8885
http://britam.org/cimmerians-scythians.html
http://www.iranicaonline.org/articles/cimmerians-nomads
https://www.gazeteduvar.com.tdunya-forum/2018/01/28/dunya-forum-kimmerya-ozgur-gezgin-ve-barba
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.08 17:37 marazhakan Trafikte kural tanimamazlik

Dostlar Polonya'dan aldim ehliyeti, sinav asiri zor ve detayliydi (gecme orani %30 civarinda) en ufak hatada eleniyorsun ve guzel de ogretiyorlar. Trafikte hep kurallara uyarim ve yasadigim yerdeki insanlar da oyle. Simdi Turkiye'de tatildeyim her gun sinir krizi geciriyorum ve potansiyel onlarca kaza goruyorum. Kurallara uyan ve arac kullanmayi bilen yok, sempanzeye versen direksiyonu sasirmazsin oyle seyler oluyor. Ayrica kadin suruculer duran arabaya carpacak kadar acemi ama insan hayatini hice sayarak trafikte cirit atiyorlar. Turkiye'de daha once araba kullanmamistim simdi anliyorum. Hadi fakir ulke, insanlar mutsuz, kultur boyle, kaybedecek birseyi olan yok bir yere kadar tolere edebiliyoruz da bu kadar da olmasin. Ailemi gormeye gelmesem adim atmam oyle bir yer olmus burasi. Disarda kaliteli yeme icme Avrupa'dan pahali ama Starbucks icenin burnu havada saniyor ki havali. Soyleyecek cok soz var da ne desem bosa.
submitted by marazhakan to Turkey [link] [comments]


2020.07.24 22:08 Crusty_Blob Iran devrimine çizilen paraleller

Aramızdaki 3-5 çomar hariç (onların annelerine selam ve sevgilerimi yolluyorum) çoğumuz ülkenin gidişatı konusunda endişeli ve karamsar hissediyoruz. Ülkenin gündemine yön veren kesim kahvehaneden, sanayiden, kebapçıdan toplatılıp milletvekili ve bakan yapılmış adamlar. Ülkenin yönetici kadrosunun profesyonel ve akademik vasfı, müreffeh bir Avrupa ülkesindeki ortalama bir çöpçü/hademe ile eşdeğer. Normal koşullar altında sokaklarda köpek boku süpürmesi gereken adamlar milyonlarca gencimizin geleceğini şekillendiriyor.
Başta ulu önder Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurumlarına ve değerlerine yapılan saldırıları doğrudan ve dolaylı olarak destekleyen, son kullanma tarihi geçmiş ideolojisini gündemde tutmak için ulusal değerlerimizi eritmeye çalışan, kendilerinden tiksinmeden aynaya nasıl bakabildiklerini merak ettiğim bir yargı ve iktidar mevcut.
Hal böyle olunca içinde bulunduğumuz durumu, seküler Şah rejimini yıkıp yerine otoriter teokrat bir terör rejimi kurmuş olan İran İslam devrimine kıyaslamamak elde değil.
Ancak İran'ın sosyokültürel yapısı ve tarihi ile ilgilenmeyen arkadaşların gözden kaçırabileceği birkaç unsur, bu kıyaslamanın tam doğru olmasını engelliyor. Bunları ele almadan önce isterseniz hepimize aşikâr olan benzerliklerden söz edelim:
Şimdi, devrim zamanı İran ile günümüz Türkiye'si arasındaki önemli farkları ele alalım:
Ülkemizin durumunu kıyaslamak isterseniz Macaristan, Polonya ve Rusya'ya bakmanızı tavsiye ederim.
submitted by Crusty_Blob to Turkey [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.15 01:23 karanotlar Kazimierz Łyszczyński

Kazimierz Łyszczyński

Kazimierz Łyszczyński
Kazimierz Łyszczyński (4 Mart 1634, Brest - 30 Mart 1689, Varşova),[1] ateist olduğu için 1689'da başı kesilerek idam edilmiş bir Leh asilzade, filozof ve asker.[2][3]
Cizvit Tarikatına katılıp sekiz yıl felsefe okudu, sonra tarikattan ayrıldı[4] ve ardından Cizvitlere karşı mülklerle ilgili açılmış tüzel davalara bakan bir podsędek (tedarik hakimi) oldu. Ayrıca Sejm'in (Lehistan-Litvanya Birliği'nin parlamentosu) bir üyesiydi.[4] De non-existentia Dei ("Tanrı'nın yokluğu üzerine") adında bir tez yazdı ve daha sonra ateizm suçlamasıyla idam edildi. İdamından sonra, cesedi şehir sınırlarının ötesine taşındı ve yakıldı.
De non-existentia Dei
Łyszczyński'nin tezinin konusu Tanrı'nın var olmadığı ve dinlerin insan icadı olduğuydu.[5] Polonya'nın ateizmi savunan ilk felsefi eseri olma özelliğini taşıyan bu tez bir el yazmasıydı ve Łyszczyński 1674'ten beri bunun üzerinde çalışıyordu, bir kopyası Jan Kazimierz Brzoska adlı borçlusu tarafından çalındı ve mahkemeye sunuldu.[6] Tez metninin çok büyük bir kısmı Sejm tarafından yok edildi ve geriye aşağıdaki alıntılar kaldı:
I – size yalvarıyoruz, ey ilahiyatçılar, Tanrınız için, imkansız olanı ona atfettiğinizde -ki karakteristikleri ve nitelikleri birbiriyle çelişir- bu şekilde aklın ışığını söndürmüyor musunuz, güneşi bu dünyadan mahrum etmiyor musunuz, Tanrınızı gökten aşağı çekmiyor musunuz.
II – İnsan, Tanrı'nın yaratıcısıdır ve Tanrı, bir insan kavramı ve yaratımıdır. Dolayısıyla insanlar Tanrı'nın mimarları ve mühendisleridir ve Tanrı gerçek bir varlık değil yalnızca zihinde var olan bir varlıktır; doğası gereği kimeriktir[n 1] çünkü Tanrı ve Kimera aynı şeydir.
III – Din dinsizler tarafından icat edildi, bu nedenle Tanrı var olmasa da ibadet edebilirlerdi. Dindarlık dindar olmayanlarca takdim edildi. Tanrı korkusu korkmayanlarca yayıldı ki bu sayede insanlar sonunda onlardan korktu. Sofuluk insanın bir tasarımıdır. İster mantıksal ister felsefi olsun, Tanrı'nın gerçeğini öğretmesiyle övünen doktrin yanlıştır ve tam tersine, yanlış olarak kınanan en doğru olanıdır.
IV – basit halk daha açıkgözlüler tarafından kendi istibdatları için Tanrı yalanıyla kandırılır; buna karşılık aynı istibdat halk tarafından bir şekilde korunurken bilge onları gerçek aracılığıyla özgür kılmak isterse çok sayıda insan tarafından bastırılır.
V – bununla birlikte, böyle bir mantık gereği bizde[n 2] ve başkasında[n 3] ilahi vahyin doğruluğunu garantileyen bir deneyim yaşamayız. Maalesef eğer bizde mevcut olsaydı, herkes onları kabul etmek zorunda kalacaktı ve kimsenin hiçbir şüphesi olmayacaktı ve kimse Musa'nın Yazıları ve İncillere karşı çıkmayacaktı -ki doğru değil- ve Muhammed vb. kişilerin farklı cemaatleri ve onların takipçileri olmayacaktı. Böyle bir gereklilik bilinmemektedir ve sadece şüpheler yoktur ancak vahyi reddedenler de vardır ve aptal değil bilge adamlardır, kim uygun bir mantıkla neyi ispatlar ki? Tam tersine, burada da kanıtladıklarımı. Sonuç olarak, Tanrı yoktur.
Notlar
1. "Kimerik" kuruntu, asılsız, saçma, boş demektir.
2. Katolikleri kastediyor.
3. Katolik olmayanları kastediyor.

Kaynakça
  1. ^ Nowicki, Andrzej. "Kazimierz Łyszczyński 1634–1689". Racjonalista.pl (Lehçe). 11 April 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2019.
  2. ^ Aleksander Gieysztor, et al. 1979, History of Poland, s. 261: Litvanyalı bir asilzade, Kazimierz Lyszczynski, bile iddia edilen ya da gerçek ateizmi yüzünden kellesini yitirdi (1689).
  3. ^ Jerzy Kłoczowski, 2000, A History of Polish Christianity, s. 155: En meşhur bölüm, 1689'da Sejm mahkemesi tarafından ateizmle suçlanan bir asilzade olan Kazimierz Lyszczynski'nin ölüme mahkûm edilmesiydi.
  4. ^ a b Theo Mechtenberg (3 Şubat 2015). "Atheistische Bewegung im katholischen Polen" (PDF). Polen-Analysen (Almanca). Deutsches Polen-Institut. 2 Eylül 2019 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2019.
  5. ^ ATHEISM 2 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Polskie Towarzystwo Tomasza z Akwinu, s. 17
  6. ^ Janusz Tazbir, 1966, Historia Kościoła Katolickiego w Polsce. 1460–1795

Dış bağlantılar


https://tr.wikipedia.org/wiki/Kazimierz_%C5%81yszczy%C5%84ski
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.03 16:21 masalokucomtr Fatih Sultan Mehmet

Fatih Sultan Mehmet
https://preview.redd.it/iww33g5ljhw31.jpg?width=625&format=pjpg&auto=webp&s=35cf1bdb32155df591500a27a73516dddaf714ec
Fatih’in Çocukluğu
Sultan II.Mehmed 29 Mart’ı 30 Marta bağlayan gece dünyaya gelmiştir. Annesi Huma Hatun adlı dindar bir kadındı. Çocuğunun üstüne titriyor, henüz beşikteyken tahsil ve terbiyesini başlatıyordu.
Bir süre Edirne de ki Eski Saray da büyüyen şehzade, daha sonra Bursa’ya gönderildi. Büyüfüğü ev Bursa da dır. Mimari özelliği ve tarihi değeri sebebiyle müze yapılmıştır.
On yaşına kadar Bursa da kalan şehzade, devrin geleneklerine uyularak Manisa Sancak Beyliğine tayin edildi. Böyle tayinlerden maksat, şehzadelerin idare ve askerlik alanında eğitilmesiydi. Yanında daima iyi komutanlar ve en tanınmış bilginler bulunuyordu.
Daha çok küçükken, bir gün babası onu Hacı Bayram Veli ye götürmüştü. O sıralar Şehzade Mehmed’in babası Sultan II.Murad’ın kafasında İstanbul’u fethetmek vardı. Hep bunu düşünüyordu. Derdini Hacı Bayram Veli ye açınca, Veli gülümseyerek;
“Hünkarım, İstanbul’u şu çocukla benim Köse fethedecekler.” Dedi
Çocuk dediği, Şehzade Mehmed’di. O sırada bir odunu at gibi bacaklarının arasına almış, süvarilik oynuyordu. Velinin köse diye bahsettiği ise, talebelerinden Akşemseddin di. Bu keramet yıllar sonra gerçekleşti ve Şehzade Mehmed ile Akşemseddin yan yana İstanbul’a girdiler.
Sultan II.Murad, oğlunun çok iyi tahsil görmesini istiyordu. Devrin en tanınmış bilginlerini ona hoca tutmuştu. Bunlar arasında Molla Gürani de vardı. Sultan II.Murad Molla Gürani yi Manisa ya göndermeden önce yanına çağırdı. Eline bir sopa tutuşturdu. Ve şayet şehzade tembellik edip derslerine çalışmazsa, bu sopayla dövmesini istedi. Molla Gürani memnuniyetle Manisa ya gitti. Şehzade Mehmed’e ders vermek için odaya girdiğinde, elinde Sultan II.Murad’ın verdiği sopa vardı. Şehzade hayretler içinde sordu.
“Elinizdeki o sopayla ne yapacaksınız.”
Molla Gürani ciddiyetle şu cevabı verdı:
“Üstünüze bulaşacak olan tembellik tozlarını bunlarla silkeleyeceğim. Babanızın emri bu yoldadır.”
Fakat hiçbir zaman o değneği kullanmadı. Çünkü Şehzade Mehmed derslerine çok iyi çalışıyor, hocasının her sözünü dinliyordu. Kısa sürede Arapça öğrenmiş, Farsça şiirler okumaya başlamıştı. Gündüzleri ata binmeyi, ok atmayı öğreniyor, akşamları da hocalarının önüne oturup ders alıyordu. Bu arada şiir yazmayı öğrendikten sonra top dökümcülüğü mesleğini de öğrendi. Adetti, şehzadelere mutlaka bir meslek öğretilirdi. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Bunların başında, peygamberlere duyulan sevgi ve saygı gelir. Çünkü hemen hemen her peygamberin mesleği vardı.
Öte yandan Osmanlı Devlerinin kuruluşunda büyük emeği geçen Ahilik teşkilatına mensup şeyhlerin ve müritlerin de meslekleri vardı. Kimi ayakkabı yapımı, kimi at koşumları diler, kimi kılıç kalkan döver, kimi mızrak imal ederdi.
Bir süre sonra Edirne de hayata veda eden II.Murad ın acısı çok büyüktü. O öldükten sonra 18 Şubat 1451 günü, cülus töreni ile Edirne Tunca Nehri kenarında bulunan Yeni Sarayda II.Mehmed tahta çıktı. Törene katılan tüm halk, padişaha bağlılıklarını bildirmekteydiler.
Ancak bir terslik vardı.Bu terslik genç padişahın gözünden kaçmamışı. Baba yadigarı Sadrazam Halil Paşa, törendeki sırasını almamıştı. Kenarda duruyordu. Bunun sebebi belliydi. Bir zamanlar Çandarlı Halil Paşa, Sultan Mehmed’e karşı babasını tutmuş, Sultan Mehmed’in daha küçük yaşta olduğunu öne sürerek, tahtta Sultan Murad’ın kalmasını sağlamıştı. Genç padişahın bu yüzden kendisine bir fenalık yapacağını düşünüyordu. Fakat padişahın böyle bir niyeti yoktu. Sadrazamın uzak durmasının nedenini biliyor, fakat bir sorun yapmıyordu. Kızlarağasına dönerek Çandarlı Halil Paşa’nın yaklaşmasını emretti. Çandarlı Halil Paşa korkularını bir kenara bırakarak hemen II.Mehmed’in eteğini öptü.
“Hayırlı Olsun Hünkarım” dedi.
Belliydi ki devir bir kin ve intikam devri değildi. Fetihler ve fatihler devriydi. Çandarlı Halil Paşa da bunu hissediyordu. Bu, saltanat değişikliğinden çok bir çağ değişikliğiydi. Bu değişiklik fazla değil iki yıl sonra meydana gelecekti.
İstanbul’u Fetih Aşkı
Şehzadeliği önce Edirne de ardından Bursa da ve Manisa da geçen II.Mehmed büyüdükçe ilim öğreniyor, bir gün babasının yerini almaya hazırlanıyordu. Latince ve Yunanca da öğrenmişti. Bir gün hocalarından Molla Hüsrev, kendisine peygamber efendimizin İstanbul fethiyle alakalı hadisini okudu.
“Konstantiniye elbet bir gün feth olunacaktır. Onu feth edecek kumandan, ne güzel kumandan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir”
Bu sözlerden sonra Genç Mehmed’i derin bir düşünce aldı ve o günden sonra İstanbul’u feth etmenin yollarını aramaya başladı.
Bol bol tarih karıştırıyor, çeşitli kuşatmalara rağmen, İstanbul’un neden alınamadığını tartışıyordu. Şehrin etrafı kalın ve yüksek surlarla çevrilmişti. Bu taş duvarlara rağmen Bizans içten içe çürüyordu. Ama şehri almak için surları aşmak lazımdı. Bunun içinse o zamana kadar görülmemiş, büyük toplara ihtiyaç vardı. O topları dökmeyi başarabilen İstanbul’u almayı başarabilirdi.
II.Mehmed’in İlk Seferi
Hazırlıklarını çabuk bitirerek ilk seferine çıktı. Ordusuyla Karaman topraklarına girdi. Halk, genç padişahı ve ordusunu tekbirle karşılıyordu. Masum insanlara zulmedilmemesi, kimsenin malına, canına, ırzına dokunulmamasını emretmişti. Bu insanlar da kendisi gibi Müslüman ve Türk idi. Ne yazık ki başlarında bulunan Karamani İbrahim Bey Osmanlı idaresinde bir bey olmanın şerefini az bulmuş ve padişahlık peşine düşmüştü.
Şimdi yanıldığını anlıyordu. Kendisine yardıma söz veren beyler, şimdi arkalarına bakmadan kaçıyorlardı. Venedikliler de daha önce söz verdikleri halde yardım etmiyorlardı. Sıkışmıştı. Elçi gönderip,af dileğinde bulundu. Genç padişah yerine göre sert yerine göre yumuşaktı. O bütün gücüyle, Bizans fethine yol açmak istiyordu. İç meseleleri büyütecek zaman değildi. Karamanoplu İbrahim Bey’i affetti. Tam o sırada, Bizans elçileri karargaha geldi. Padişahtan bir istekte bulundular. Vaktiyle Bizans’a rehin verilmiş olan Şehzade Orhan Bey’in tahsisatının artırılmasını istediler. Şehzade, Bizans da krallar gibi yaşıyor ve Osmanlı Devletinin kendisine bağladığı maaş yetmiyodu. Artırılmalıydı. Artırılmazsa, şehzadeye asker verilip serbest bırakılacaktı.
Bununla genç padişahın gözünü korkutmak istiyorlardı. Bizans yine hile yolunu tutmuştu. Sultan II.Mehmed’in Karamanoğlu ile uğraşmasını fırsat bilip, dert çıkarmak istiyorlardı. Padişah bunun farkındaydı. Ancak şimdi bunun sırası değildi. Önce hazırlanmalı, sonra Bizans’ı bir daha doğrulmayacak şekilde yere sermeliydi. O gün gelinceye kadar vaziyeti idare etmeye karar vermişti. Elçilere döndü;
“İmparatorunuza söyleyiniz, yakında Edirne ye döneceğiz, isteğini düşüneceğiz.”
Elçiler biraz diremek isteyince gürül gürül gürledi.
“Gidiniz, dendi. Biliniz ki bizim kudretimizin başaracağı şeylere imparatorunuzun hayali bile ulaşamaz.”
Elçiler kös kös çıkıp ordugahı terk ettiler.
Rumeli Hisarının İnşası
Ordu kalktı. İstanbul Boğazının Anadolu yakasına kadar yürüdü. Sultan Mehmed, hisarın altında mola emri verdi. Sultan Bayezid’in yaptırdığı Güzelcehisar bütün güzelliği ile boğazı tutmuştu. Uzun uzun hisarı seyrettikten sonra yanındakilere şöyle dedi;
“Cennetlik atam, Sultan Bayezid Han, bu hisarı pek münasip bir yere yaptırdı. Biz de tam bunun karşısına bir hisar kursak gerektir. Böylece Konstantiniyye’nin deniz yolu kesilecek, dünya ile itibarı kopacaktır. Konstantiniye, devletimizin taht şehri olacaktır.”
Derhal hazırlıklara başlanmasını emretti. Ülkenin her tarafından taşçı ustası, marangoz ve amele getirildi. Bunlar Hermaion mevkiinde, toplandılar. İzmit ve Karadeniz Ereğlisi’nden kereste, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden dayanıklı taş ve bolca kireç taşındı. İnşaat baş döndürücü bir hızla başladı.
Telaşa düşen Bizans imparatoru elçiler göndererek, Sultan II.Mehmed den hisarın yapılmamasını rica etti. Padişah şöyle cevap verdi;
“Kendi topraklarımızın kullanılması bize aittir. Bunun için kimseden izin almaya niyetimiz yoktur. Bize engel olmak için elinizde hangi kuvvet vardır. Rumeli sahilleri bizimdir. Dilediğimiz gibi kullanırız. Gidiniz efendinize şöyle deyiniz: Şimdiki Osmanlı padişahı, diğerlerine benzemez.”
Elçiler İstanbul’a döndü.
Hisarın temeli 21 mart 1452 günü atılmıştı. İnşaatta vezirler bile çalışıyordu. Kumandanlar taş çekiyordu. Kalenin mimarı Muslihiddin Ağa idi. Denetleme ve takip işini ise Vezir Şahabeddin Paşa yürütüyordu. Hatta sultan II.Mehmed’in hocalarından Molla Hüsrev’de inşaata taş taşıyordu. Ak sakallı bilginin bu himmeti bütün usta ve işçileri gayrete getiriyordu.
Bu geceli gündüzlü çalışmayla Boğazkesen Hisarı Temmuz sonlarına doğru tamamlandı. Hisarın komutanlığı Firuz Ağa ya verildi. Böylece Bizans’a Karadeniz yolu kapanmış oluyordu.
Padişah, hisarı görmeye geld. Beğendi. Sonra karşı kıyıya geçip surlarda incelemelerde bulundu. Nihayet savaş hazırlıklarını hızlandırmak için Edirne’ye döndü.
İstanbul’u almanın çok zor olacağını söyleyenlere şu karşılığı veriyordu:
“Ya biz İstanbul’u alırız. Ya İstanbul bizi alır. Kabir kapısına kadar fetih yolunda yürüyeceğiz.”
Büyük Toplar
Sıra topların dökülmesine gelmişti. Bu iş, Bizans’ın hizmetindeyken kaçıp, Mehmed’e sığınan Urban isimli bir Macar’a verilmişti. Ayrıca Muslihiddin Ağa ile, Saruca Sekban da görevlendirildi. Urban iyi bir mühendisti. O güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar dökmeye söz vermişti.
Padişah, İstanbul fethi sırasında diğer düşmanlar tarafından rahatsız edilmemek için bazı antlaşmalar yaptı. Macaristan’la üç yıllık bir barış antlaşması imzaladı. Venediklilerle olan barış antlaşmasını da yeniledi. Mora despotlarını sindirmek, için de Turhan Bey ve oğullarının kumandasında Mora Yarımadasına akıncı birlikler gönderdi. Sultan II. Mehmed çok çalışıyordu. Gün boyu topların dökülmesini denetliyordu. Askerin eğitimiyle uğraşıyordu. Dökülen yeni topları tecrübe ediyordu. Geceleri ise planlar üstüne çalışarak, ibadet ederek geçiriyordu. İki saat ya uyuyor ya uyumuyordu.
Bizans’ın Durumu
Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes telaştaydı. Korkuyordu. Sağa sola başvurup yardım almak için çırpınıyordu. Macaristan Kral Naibi Jan Hunyad, imparatora, yardım edebileceğini söyledi. Fakat karşılığında, Silivri ve Misivri nin verilmesinin şartını koştu. Katalan kralı da yardım edecekti. Ancak Limni adası kendisine verilmeliydi.
İmparator her iki teklifi de kabul etti. Ayrıca Papa Nikola dan da yardım talebinde bulundu. Eğer papa yardım ederse, imparatorluk, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmelerini kabullenecekti. Papa, Polonya Kardinali İzidor’u kalabalık bir kafile papazla birlikte İstanbul’a getirdi. Ayasofya da her bir mezhebe mensup olanlar ortak bir ayin düzenlediler. Fakat İstanbullu papazlardan bazıları buna karşıydı. İki mezhebin birleşmesini istemiyorlardı. Bunların başında da Grandük Notaras geliyordu. Bu adam, Bizans da imparatordan sonra gelen en yüksek rütbeli devlet adamıydı. Şöyle diyordu;
“İstanbul’un içine Katolik Latin serpuşu görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim.”
Kısacası Bizans İmparatoru, Dragazes, Osmanlıları durdurmak, için her şeye razıydı. Yine de bu fethi durduramayacağını biliyordu. Bizans içten çütümüştü. Tek sağlam yeri surlarıydı.
Ordunun Edirne den Hareketi
Nihayet hareket günü gelmişti. Osmanlı ordusu genç yiğit padişahı Sultan II.Mehmed’in emriyle yürüdü. Bütün şehir halkı yollara dökülmüş, genç padişahı alkışlıyordu.
Padişahın bir tarafında din bilginleri vardı. Öbür tarafında vezirler ve kumandanlar yer alıyordu.
Ve şanı dünyayı tutmuş olan namı alemi sarmış cihangir Osmanlı ordusu…
Her biri bir Ulubatlı Hasan.. Kimi atlı, kimi yaya, İstanbul yoluna düşmüşlerdi. Bu yol cihat yoluydu, şeref yoluydu, fetih yoluydu..
Peygamber Efendimizin müjdesini gerçekleştirmeye gidiyorlardı. Mollaların tekbiri, ilahi seslerine karışıp, göklere çıkarıyordu. Yolculuk 14 gün sürdü. 5 Nisan 1453 günü İstanbul kapılarına dayandı. Altmış manda ve 400 askerle çekilen koca toplar, hisar önüne yerleştirildi. Ertesi gün kuşatma başladı. 6 Nisan Cuma günüydü. Bütün birlikler verilen emir üzerine yerlerini aldılar. Kuşatma hattı Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar uzanıyordu. Büyük şahi topları önce Eğri Kapı ya konulmuştu. Sonradan bugünkü Topkapı’ya taşındı. Fatih Sultan Mehmed’in çadırı Topkapı önlerine kuruldu. Hocalarının çadırlarını da kendi çadırının etrafına kurdurdu. Her an onlarla görüşme halindeydi.
“Bunlar, ordularımızın manevi kumandanlarıdır” diyordu.
Osmanlı ordusunun mevcudu 150-200 bin civarındaydı. Tarihçilerin bu konuda verdikleri rakamlar, pek birbirini tutmuyordu. Özellikle Rum tarihçiler 300 bine kadar çıkıyorlar demiştir. Tabii bu, Osmanlı ordusunu kalabalık gösterip, Bizans’ın fethini böyle bir mazerete bağlamak için de öne sürmüş olabilir.
Bizans İmparatoru, taht şehrini savunmak için gerekli her türlü tedbiri almıştı. Surlar önceden tamir edilip, mazgallara toplar yerleştirilmişti. Taş ve alev atan mancınıklar konmuştu. Haliç’in ağzı kalın bir zincirle kapatılmıştı. Yalı köşkü ile Galata arasına çekilen bu zincir, Osmanlı donanmasını engelleyecekti. Zincirin arkasına küçüklü büyüklü 20 parça savaş gemisi dizilmişti. Askerlerin başında her milletten tecrübeli ünlü kumandanlar vardı.
Donanmanın Gelişi
Padişah, donanmanın gelmesini bekliyordu. Bu bekleyiş imparatoru ümitlendirdi. Yeni barış yolları aradığını düşünüp, sevinmeye başladı. Fakat Osmanlı donanması surların önünde belirince, ne kadar boş hayallere kapılmış olduğunu anladı.
Donanma Kabataş önlerine demir atmıştı. Hemen ardından da muazzam şahi top gürlemeye başladı. Öylesine bir gürültü çıkarıyor ve ortalığı dumana boğuyordu kş, yüksek yerlerden Osmanlı ordusunu seyreden Rumlar arasında korkudan bayılanlar, hatta ölenler vardı. Güllenin düştüğü yerde iki boy derinliğinde bir çukur açıldığını görenler, şehri savunmada başarılı olamayacaklarını anladılar.
Fakat bu fikri imparatora hele de Justinani ya kabul ettirmek mümkün değildi. Hala Sultan Mehmed’in dönüp gideceği anı bekliyolardı.
Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey, Sultan Mehmed’in emriyle, gemilerini hazırladı. Bir kısmını adaların fethine gönderdi. Kendisi de 40-50 parça gemiyle, Haliç’i kapayan zinciri kesmeye gitti. Çok uğraştı. Ancak zinciri kesmek mümkün değildi. Haliç’e girmeden de İstanbul feth edilemezdi. Padişah düşünceliydi. Ceneviz gemisi de İstanbul Boğazına girmişti. Padişah derhal durdurulmasını emretti . Fakat Kaptan-ı Derya mağlup olarak geri döndü.
O zamanki İstanbul’un Galata yakasında bir Ceneviz kolonisi vardı. Sultan Mehmed, bunlarla anlaşmıştı. İmparatora yardım etmeyeceklerdi. Fakat Cenevizliler iki tarafı da idare ediyorlardı. Bir yandan imparatora yardım ediyor bir yandan da II.Mehmed’e yardım eder gibi görünüyorlardı.
Fazla vakit kaybetmeden II.Mehmed, top dökmek için makinenin başına geçti. Böylece silah tarihinde yeni bir sayfa açıldı. O zaman “humbara” bugün ise “havan” denilen çok güçlü bir silah, bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından keşfedilmiştir. Böylece Fatih’in adı bir mucit olarak ilim tarihine geçti.
Söz buraya gelmişken, Fatih’in diğer icatlarına da bir göz atalım. Gemilerin altına ilk bakır levhayı fatih döşetmiş, bu buluşu zırhlı gemilere öncülük etmiştir. Yine Fatih donanmasını Haliç’e indirmek için gemileri insan, hayvan ve rüzgar gücüyle, kızaklar üstünde karadan yürütmüştür. Ve bir savaşta ilk defa tepkili roket kullanmıştır.
Fetih Yaklaştı
İmparator XI.Dragazes de gerçeği görmeye başlamıştı. Sultan Mehmed’e gönderdiği elçilerle şu teklifte bulundu. ,
“Kuşatma kaldırılırsa, padişahın istediği kadar vergi vermeye hazırım. İstanbul sularına kadar olan bütün topraklar da kendilerinin olsun. Ayrıca şehrin güvenliğinden sorumlu, padişah tarafından tayinine razıyım”
Fakat Sultan II.Mehmed’in kararı kesindi. Ya İstanbul’u alacak ya da bu yolda şehit olacaktı. Kararını Bizans elçilerine bildirdi;
“Efendinize söyleyin, direnmeyi bırakıp, şehri teslim etsin. Bunu yaparsa kendisine Mora’nın hakimiyetini ihsan ederiz. Biraderlerine de beylikler veririz. Razı olmazsa şehre zorla gireceğiz. Biz peygamber müjdesinin peşindeyiz.”
Elçiler dönüp, padişahın kararlı olduğunu bildirince padişahın yüzü atmıştır. Kanımızın son damlasına kadar şehri savunacağız der.
Artık Yirmi bir yaşındaki Osmanlı padişahına fetih müjdesi verilecekti. Akşemseddin, hünkara dönerek,
“Hünkarım sabah namazından önce hücum emrini veriniz. Allahın izni ile gaziler ordusu İstanbl’u alacaktır.”
Padişah bu müjdeyi içine sindire sindire dinledi. Şüphesi dağılmıştı. Gece yarısından sonra savaş marşları başladı. Kuleler sur dibine doğru sürüldü. Gaziler Topkapı dan şehre girmiş, sancaklar burçlara diklilmiş, sabah ezanı bütün haşmeti ve güzelliği ile okunmaya başlamıştı. Gaziler sabah namazını İstanbul da kılıyorlardı.
Sultan Mehmed, ellerini semaya açarak;
“Bana bugünleri gösterdiğin için sana şükürler olsun Ya Rabbim diyordu.”
Fatih Sultan Mehmed İyi bir şairdi. “Avni” mahlasını kullanıyordu. 3 Mayıs 1481 günü hayata veda etti. Türbesi, İstanbul da Fatih Camisi avlusunda bulunmaktadır.
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.08.26 00:31 utanmaz-arlanmaz Polonyalı kız düşürme rehberi

Öncelikle, neden polonyalı kızlar?
1- Avrupa'daki en güzel kızlar buradadır
2- Çoğunluğunun kişiliği "güzel görüneyim" ile sınırlı değildir, muhabbetleri sarar, esprilidirler
3- Genelde tarihi sebeplerle türklere sempati beslerler. ayrıca türk erkeğinin avrupa erkeğinden daha öküz olması da hoşlarına gidebilir.
4- Para birimleri Zwoty, euro değil. 3 sene öncesine kadar türk lirasından daha değersizdi, şimdi geçti tabii. 2014'te 1pln=0,67try iken, şimdi 1pln=1.47try. yine de euro'ya göre çok daha ucuz, biraya 3 lira vereceksiniz
Taktikler:
1- Leh tarihine bakın. Genel olarak tarihlerini iyi bilirler ve konuşmayı severler.
2- Jan Sobieski kimdir öğrenin, ve hatun kişiye bildiğinizi gösterin. Sobieski onlar için çok önemli bir tarihi karakter. 1683'teki ikinci viyana seferinde osmanlı ordusunun içinden geçen koalisyonun başında zamanın leh kralı sobieski varmış, ve avrupayı türklerden temizleyen kişi olarak bilinirmiş. osmanlılar da ona "Lehistan Aslanı" derlermiş. "Sobieski olmasa şu an sana Paris'ten yazıyordum güzelim" gibi laflarla azcık gururunu okşayın, ama çok şımarırsa Varna savaşını hatırlatın.
3- İsmet Paşa'dan bahsedin. Ne alaka? ikinci dünya savaşı sırasında türkiye polonyadan sayısız göçmen almış, özellikle doktor. nazi almanyası polonyayı işgal ettikten sonra, Alman elçi İsmet İnönü'ye gelip "Polonya artık bize ait, onların elçilik binası da bize tahsil edilmeli" demiş. İnönü ise "polonya ile türkiyenin gelenekten kalma bir ittifak'ı vardır. gelip geçecek bir durum yüzünden dostlarımızı yüz üstü bırakmayız" diye cevap vermiş. bununla da kalmayıp polonya elçiliğini alman elçiliğinin hemen karşısına almış(bundan emin değilim, ama söyleyin yani kontrol edecek değil ya).
4- ikinci dünya savaşı hakkında sorular sorun, genelde bunları konuşmaktan keyif alırlar. ben polonyalılara ilk "sence hitler mi ülkene daha çok zarar verdi, stalin mi?" diye sorarım, uzuuun uzun cevap verirler. düşünmek zorunda kalıp derin bir muhabbete sürüklendikleri için samimiyet bir anda kurulur.
5- çok çok yakışıklı değilseniz polonya kızlayla kısa sürede mutlu sona ulaşamazsınız, bu yüzden bunun uzun soluklu bir çalışma olacağını bilin.
6- hemen hepsinde "I am not like other girls" sendromu vardır, he diyip geçin
7- türkiye gibi, polonya da kadın haklarında sınıfta kalmış bir ülke(tr kadar olmasa da). buradan da yürüyebilirsiniz.
8- bu her millet için geçerli, kıza kendi hakkında uzun cevap isteyen sorular sorun (bölümünden mezun olunca nasıl işler bulabileceksin, ilerde polonyada mı kalmak istersin başka bir ülkede mi, gibi), çünkü herkes kendinden bahsetmeye bayılır. siz de kendinizden uzun uzun bahsetmeyin, gerekli bilgileri verip kıza sorular sorun.
9- din konularını konuşmayı severler, yardırın. müslümansanız ters tepebilir.
10- leh dilinin acayipliğinden bahsedin. lehçe tekerleme bulup "bu nasıl okunabilir lan oha?!" diyin. bizim gibi, kendi dillerinden bahsedilmesinden hoşlanıyorlar hatta gaza gelip size ses kaydı göndermeye karar verebilirler. bunun için öncesinde biraz konuşmuş olmanız gerekiyor, açılışı bununla yaparsanız muhtemelen siklenmezsiniz.
11- çoğu leh kızı bilgisayar oyunları oynar. Witcher'dan(ve dizisinden) girerseniz direkt muhabbet başlar. çok fazla rocket league oynayan leh kız var mesela. ama sakın ha rekabetçi olmayın, bunalırlar.
bonus- birkaç sene öncesine kadar polonyaya direkt uçuş yoktu; almanyaya uçulur ve trenle polonyaya geçilirdi. artık 800 liraya falan direkt gidiş geliş uçuşlar var. yine de almanya+tren yapmak daha ucuza gelebilir, hesabını yaparsınız.
bonus- sarhoş edeyim gibi pislikler yapmaya kalkmayın. anne karnında plasenta yerine vodka var bunlarda, yarışamazsınız zaten.
12- Saygılı olun. Karşınızdaki mal değil, sizin ne tip olduğunuzu kolayca anlar. direkt nude almak istiyorsanız unutun o işi. en az bir kere buluşmadıkça öyle bir güven kazanmanız zor. zaten o kafadaysanız yukardaki bütün adımları uygulasanız da kızla iletişimi devam ettiremezsiniz.
13- Polonya tarihine saygısızlık etmeyin. son 300 yıldır güçsüzler, hatta 123 sene boyunca varolmamışlar doğru; ama zamanında baltık denizinden karadenize kadar uzanan, avrupa ve osmanlıya(en güçlü zamanlarında) kök söktürmüş bir devlettir. osmanlı ile aynı yıllarda güçlenmiş, aynı yıllarda çökmüştür; iki ülkenin kaderi paraleldir. buna vurgu yaparsanız işe yarar. hatta 2. dünya sırasında türkiyenin bulunduğu duruma "polonya kompleksi" denir. çünkü her an savaş tehdidi altında olan türkiye, 1799'daki polonya gibi ilhak edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. İsmet İnönü'nün politikaları sayesinde bu gerçekleşmez.
her şeyden önemlisi, insan olun. olur da nude alırsanız sağa sola yaymayın. size ilgi göstermeyen kızları sürekli mesajla taciz etmeyin. "model misin .d.d.d.d" yapmayın. böyle tipler yüzünden insanlar türk erkeğine karşı ön yargılı. sabırlı olun, ön yargıyı kırın.
submitted by utanmaz-arlanmaz to KGBTR [link] [comments]


2019.08.06 11:48 enjonkou gelmiş geçmiş en uzun entry'nin ilk 4000 harfi

uyari: asagidaki entry sozluk tarihinin elle yazilan (copy paste olmayan) gelmis gecmis en uzun entry’si olabilir. okumaniz birkac saatinizi alacaktir ama ikinci dunya savasi, alman tarihi, hitler, diktator psikolojisi gibi konularda merakliysaniz bu konulari bilal’e anlatir gibi sade bir dille ve hikayesel bir sekilde ozetleyen bu entry’i keyifle okuyabilirsiniz.
cayinizi, kahvenizi, kekinizi, boreginizi hazirlayin ve basliyoruz...
once damardan muzigi verelim: https://www.youtube.com/…p7h9gueiajiprgejnojwn1gjmo
hemen hemen tum 2. dunya savasi belgesellerinde bilindik bir goruntu gozlere carpar, kursuye once rudolf hess cikar ve hitler'i kursuye davet eder. birazdan kursunun karsisindaki yuzbinlerce insandan cit cikmaz ve hitler agir adimlarla kursuye dogru yurumeye baslar. ortalik ana baba gunu gibidir ama neredeyse hitler'in attigi adimlari duyabilirsiniz. birazdan kursuye cikan hitler once mikrofona soyle bir bakis atar, sonra gozleriyle kalabaligi suzer. yaklasik 5-10 saniyelik sessizligin sonunda kalabaligi yeniden suzen hitler yavas yavas konusmaya baslar. 5 dakika sonra konusma vites arttirarak devam eder. birazdan hitler terden sirilsiklam olmustur, kalabaliklar gaza gelmistir, ortalikta tezahuratlar duyulur ve cosku verilmistir. peki hitler bu konusmalarda ne anlatiyordu? insanlari nasil gaza getiriyordu? daha da onemlisi bu konusmalarin arkasinda yatan psikoloji neydi? bu yazida bunlara cevap arayacagiz.
once hitler'in ortaya ciktigi donemin sartlarini inceleyelim. ikinci dunya savasini anlayabilmek icin birinci dunya savasini anlamak sarttir. hatta bazi tarihcilere gore birinci ve ikinci dunya savaslari tek bir savastir ve aradaki "baris" donemi reklam arasindan ibarettir. malumunuz, birinci dunya savasi sonunda ingiltere, fransa, rusya, abd ve bir cok irili ufakli ulke bir araya gelip almanya'yi zar zor yenebilmislerdir. hatta almanya cephede maglup olsa bile tam anlamiyla bir yikim yasamamisti ve bazi alman komutanlar sonradan alman hukumetinden hesap sorarcasina "1918'de savasi birakmayip devam etseydik kazanabilirdik, durup dururken neden pes ettigimizi anlamadik" diyeceklerdi.
birinci dunya savasi sona erdiginde muttefikler almanya'ya ceza verme konusunda kararsizliga dustuler. almanya'yi cezalandirma konusunda ingiltere ile fransa resmen iyi polis-kotu polis rolu oynuyordu ama bunun sebebi de cok acikti. birinci dunya savasinda ulkesinde neredeyse tas ustune tas kalmayan, yollari, kopruleri, okullari, kisaca altyapisi harap olan fransa almanya'ya karsi cok kizgindi ve savastan nisbeten daha az altyapi zarariyla cikan ingiltere bu konuda daha ilimliydi. sonunda almanya'ya su cezalar verildi: (1) odemesi onlarca yil surecek yuklu maddi tazminatlar, (2) alman ordusunun mevcudunun 100 bin askerle sinirli tutulmasi, (3) almanya'nin zirhli gemi veya tank uretiminin neredeyse tamamen yasaklanacak kadar kisitlanmasi, (4) almanya ile avusturya'nin birlesmesinin yasal olarak imkansiz hale getirilmesi, (5) almanya-fransa sinirindaki rhineland bolgesinin tampon bolge ilan edilmesi ve almanya'nin buraya asker sokmasinin yasaklanmasi, (6) almanya ile rusya arasinda tampon gorevi gormesi icin almanya'dan tamamen bagimsiz bir polonya devletinin kurulmasi ve almanya'nin bu devlete karismasinin tamamen yasaklanmasi. daha bir cok madde vardi ama en onemliler ve ikinci dunya savasinin cikmasinda en buyuk rolu oynayan maddeler bunlar.
fransa'ya gore bu cezalar yeterince agir degildi. fransa almanya'nin tamamen askerlerden arindirilmasini istiyordu. zaten yukarda madde madde bahsettigim cezalarin uygulanma sekli konusunda da fransa'nin tereddutleri vardi. ornegin 100 binden fazla askere sahip olmasi yasaklanan almanya 150 bin askere sahip olursa izlenecek yontem belli degildi. almanya kendisine verilen cezalara ve yasaklara uymazsa ingiltere ve fransa yeni bir savasi goze almak zorunda kalacakti.
antlasmanin ilk yillarinda almanya antlasmaya harfiyen uyacakti ama bu ulkenin ozellikle maddi anlamda belini bukecekti. almanya'da enflasyon ve issizlik epeyce artmisti ve alman ekonomisi cokme noktasina gelmisti. hitler ve yanindakiler "birinci dunya savasina ne olursa olsun devam edilmeliydi" fikrini savunuyordu ve savastan sonra alman ekonomisinin cokmesi hitler'in ekmegine yag surecekti. savas sonrasi almanya'nin ve almanya disindaki alman halklarinin cektigi acilari demogoji malzemesi olarak kullanan hitler hizla popularite ve guc kazandi. daha sonra secimleri kazanip almanya'nin basina gecen hitler avrupa'da farkli tepkilere sebep oldu.
hitler basa gectiginde fransizlar savasin cikacagindan cok emindi. ingilizler bu konuda kararsizdi. churchill almanlara guvenmemesi gerektigini biliyordu ama meclisin geri kalanini bu konuda bir turlu ikna edemiyordu. avusturya hukumeti hitler'in kendilerine saldiracagini bildigi icin endiseliydi. abd o siralar kendi derdiyle ugrastigi icin avrupa'nin derdiyle mesgul olmuyordu ve rusya da olaylara "kapitalist devletler birbirini yesin" gozuyle bakiyordu. hitler avrupalilar'in gucunu test etmek icin yavas yavas almanya'ya uygulanan cezalari ve yasaklari delmeye basladi. once savas tazminatini odemeyecegini soyledi ve gercekten de tazminat odemeyi birakti. fransa buna cok sert tepki gosterse de ingiltere'de mevcut olan gorus "almanya'ya fazla yuklenmeyelim, durup dururken yeni savas cikartmaya gerek yok" gorusundeydi.
bir sure sonra alman ordusunun mevcudu 100 bini defalarca katlamisti ve almanya her turlu zirhli araci insa etmeye baslamisti. fransizlar ingilizler'e surekli "almanya'yi durdurmaliyiz" diye baski yapiyordu ama ingiltere savasi baslatan taraf olmak istemiyordu. fransa da arkasinda ingiltere olmadan almanya'ya saldirmaya cesaret edemiyordu. butun bunlardan cesaret alan hitler de surekli avrupa'nin sabrini test etmek icin birinci dunya savasi sonunda almanya'ya konan yasaklari gostere gostere, hatta ovune ovune birer birer cigniyordu. en sonunda almanya-fransa sinirindaki rhineland bolgesindeki "askerden arinmis" bolgeye alman askerleri yerlestirildi ve fransa da savasin baslayacagini anlayinca almanya siniri boyunca siper kazmaya ve cesitli savunma pozisyonlari almaya basladi. fransa surekli churchill'i arayip "almanya'ya dalalim" diyordu, churchill de fransa'ya katilmasina ragmen ulkesini savas konusunda ikna edemiyordu.
ust uste yaptigi hamlelere cevap gelmeyen hitler artik daha buyuk adimlar atmaya karar verdi. avusturya'ya "almanya'ya katilma cagrisi" yapan hitler bu cagrisi karsiliksiz kalinca avusturya'ya tanklarla girdi. avusturya ordusu hic direnis gostermedi ve almanlar ulkeyi "darbe" yaparak ele gecirdi. avusturya bu olaydan once ve olaylar sirasinda ingiltere, fransa, abd basta olmak uzere bir cok ulkeyle telefon ve telgraf baglantisi yaparak yardim istediyse de hicbir ulke yardima gelmedi. fransa almanya'ya saldirmaya hazirdi ama ingiltere'nin de savasa girmesini istiyordu. ingiltere ise son zamanlarda "tamam hitler kotu de basimizda stalin tehdidi varken hitler'e yogunlasmak dogru degil. hitler halkinin gazini almak icin bagirip cagirip konusurken stalin aksiyon pesinde kosuyor, asil stalin'den korkmak lazim" dusuncesindeydi. bati ulkeleri hem hitler'den hem stalin'den cekiniyordu ama iki liderin birbirini dengede tutacagi ve avrupa'nin direk tehdit aldinda olmadigi da dusunuluyordu.
bu arada almanya'da yahudilere karsi boykotlar baslamisti. su an icin henuz soykirim baslamamisti ama yahudi isyerlerinin boykot edilmesi, yahudilere is veya ev verilmemesi, yahudiler'in toplumdan dislanmasi gibi hareketler yasanmaya baslamisti. yine de bati ulkelerinin gozunde yahudi karsiti olaylar buyutulecek seviyede degildi ve henuz yeni bir savas baslatmak icin uygun bir ortam olusmamisti.
ilginctir ki hitler ingiltere'ye karsi sempati duyuyordu. fransa'ya sonuna kadar gicik olan hitler ingiltere'ye surekli goz kirpiyor ve avrupa'da iki super gucun olabilme ihtimaline sicak bakiyordu. hitler bir cok konusmasinda ingiltere'nin macera aramak yerine "dogru olani yapmasini" soyluyordu. hitler alman ordusunu doguya surup polonya ile sscb'nin onemli bir kismini almasini istiyordu ve ingiltere'nin de almanya'ya destek icin fransa'yi dizginleyecegini, hatta bir ihtimal fransa'yi tamamen isgal edip almanya ile birlik olacagini dusunuyordu. tabi ki bu dusuncenin tarihsel bir degeri yoktu cunku tarihte ingilizlerle almanlar arasinda muttefik iliskileri olmamisti ve ingiltere'nin almanya'nin cikarlarini korumak icin bir sebebi yoktu. hitler ingiltere'nin yardima gelecegini dusunerek hayal dunyasinda yasiyordu. ingiltere ilk etapta yavas yavas "bana dokunmayan yilan bin yasasin" moduna gecmeye baslamisti ve almanya'ya destek olmasa da kostek de olmuyordu.
ikinci dunya savasina devam edecegiz ama once 1932 yilina geri donuyoruz. 31 temmuz 1932'de hitler 14 milyona yakin oy alarak mevcut oylarin %38'ine yakinini aldi ve almanya'da iktidari ele gecirdi. bu kimsenin beklemedigi bir secim basarisiydi ve diger partilerin cesitli fikirlere dagilmasi yuzunden naziler o kadar da yuksek olmayan oy oranlarina ragmen tek baslarina iktidar olacakti. bu alman parlementosunda 1928'de 12, 1930 yilinda da 107 koltuk cikartan partinin bir anda koltuk sayisini 230'a cikartmasi anlamina geliyordu ve hic de kucumsenemeyecek bir basari gibi gozukuyordu.
hitler'in secimi kazanmasinda en buyuk rolu oynayan onun konusma ve hitabet yetenegiydi. hitler fazla kitap okumayi seven biri degildi. yazdigi "kavgam" kitabini da en yakinindaki amirlerinin bile okuyup okumadigi supheliydi. zaten hitler okumaktan cok konusmanin onemine inaniyordu. ona gore bir konusmaci sesini surekli degistirerek, tempoyu arttirip dusurerek, sesini yukseltip azaltarak ve cesitli yollarla dinleyicilerin dikkatini celbedebilirdi ve dinleyicilerin ilgisini bir kitaptan daha iyi tutabilirdi. kendisi oldukca iyi bir konusmaciydi ve konusurken kitlelerin nabzina gore serbet vermeyi biliyordu. mesela doktorlarin karsisinda konusurken tibbi terimler ve ornekler kullanirken ciftcilerin karsisinda konusma yaparken ciftcilerin gunluk hayatta kullandigi kelimeleri kullanip onlarin anlayabilecegi ornekleri veriyordu. 1935 yilinda konusurken surekli ses tonunu degistirerek ses tellerini zorlayan ve zarar veren hitler ameliyat olmak zorunda kalmisti. bir baska ayrintiya daha dikkat cekeyim, hitler genelde yapacagi konusmalarin saatini konusmanin amacina gore belirliyordu. ornegin bir konusmada amaci milleti costurup gaza getirmekse ogleden sonra herkesin dinc oldugu bir saatte konusurken, amaci bir konuda insanlarin direnisini kirmak ve fikirlerini degistirmekse aksamin gec saatlerinde insanlar aksam yemegini yemisken ve yorgun dusmusken konusuyordu.
almanya cephe icinde ve disinda ust uste galibiyetler alip puanlari 3'er 3'er hanesine yazarken siklikla konusmalar yapan hitler, daha sonra isler kotuye gidince ve ust uste puan kayiplari yasanmaya baslayinca nadiren konusma yapmaya baslamisti. hitler'in konusmalari her zaman umut verici ogeler tasisa da ses tonu ve ikna kabiliyeti almanya savasi kaybetmeye basladiktan sonra dususe gecmisti. simdi sozu daha fazla uzatmadan hitler'in konusmalarini ozet gecmeye baslayayim.
1 ocak 1932'de munih'te hitler secimleri kazanip iktidara gelmesine 6 ay kala partililer yeni yili kutlamak icin bir araya getirilmisti. yilbasi konusmalari onceki yil boyunca yasanan basarilari ve basarisiz olunan seyleri tartismak icin uygun bir firsatti ve her yil tekrar edilecek bir adet haline gelmisti. hitler partililere yaptigi seslenmede "12. yilina girdigimiz mucadelemizde sonunda sunu ilk kez soyleyebilirim ki, 15 milyon takipcimizle almanya'nin en buyuk partisi haline geldik." hitler konusmasinin devaminda 2 yil onceki secimlerde alinan 6 milyon oya dikkat cekti ve "tum engellemelere, iftiralara, karalama kampanyalarina ragmen oylarimiz azalmak yerine kat kat artti" diyerek bir sonraki secimlere iddiali girildigini soyledi. bundan sonra 2 yilda partinin aktif uyelerinin sayisinin 300 binden 800 bine kadar ciktigina dikkat ceken hitler "bugun tum dusmanlarimiz almanya'nin uykudan uyanip yukselise gececegi gunden korkmaktalar, o gunler sizin calismalariniz sayesinde gelecek" benzeri sozlerle nutkuna devam etti.
hitler konusmasinin devaminda "partimiz sadece sehirlileri degil koyluleri de tek cati altinda birlestiriyor" diyerek nazi hareketinin koyluler arasinda da gelismekte olduguna dikkat cekmeye basladi ve parti icinde sehirlilerle koyluler arasindaki dengenin gozetilmesi gerektigini soyledi. hitler konusmanin bundan sonraki bolumunden neredeyse sonuna kadar almanya'daki ve rusya'daki bolseviklere yuklendi ve almanya'daki bir cok problemden onlari sorumlu tuttu. konusmanin bu kisminda incil'den alintilar yapan ve tanri'ya gondermelerde bulunan hitler "eger biz gucsuz dusersek ulkeye komunizm gelir cunku ulkede bizden baska komunizmi dengeleyebilecek baska bir parti yok" diyerek tehditte bulundu.
bundan sonra 17 ocak'ta berlin'de, 23 ocak'ta munih'te ve daha sonra 27 ocak'ta dusseldorf'ta olmak uzere 3 farkli konusma yapan hitler, ilk iki konusmasinda genclere ve ogrencilere seslenirken son konusmasinda daha yetiskin parti uyelerine seslendi. bu uc konusmada da asagi yukari ayni seyler soylendi. hitler bu konusmalarda almanya'nin yillardir ellerinin kollarinin bagli oldugunu, icerdeki hainler ve disardaki dusmanlar yuzunden ulkenin bir turlu ayaga kalkamadigini, mevcut partilerden naziler haric tum partilerin isbirlikci ve almanya'nin dusmani oldugunu, ekonominin buyumesi ve ulkenin ayaga kalkmasi icin ilk olarak isbirlikcilerden ulkenin arindirilmasi gerektigini soyledi. her biri 3 saat suren bu konusmalarda hitler ulkede yonetime aday oldugunu acik acik degil ama ustu kapali bir bicimde soyluyordu. konusmanin sonlarina dogru komunizmi bas dusman olarak gosteren hitler komunizmle mucadele etmek icin demokratik sistemin ortadan kaldirilmasini oneriyordu. ona gore cok partili demokratik sistem aylarca karsit goruste insanlarin tartisip kavga ettigi ama hicbir konuda karar alamadigi bir sistemdi. hitler "hizli ve efektik bir sekilde ulkenin cikarlarina uygun karar alinabilmesi icin" mecliste isleri yavaslatabilecek bir muhalefetin olmamasini savunmaya baslamisti.
hitler ayni konusmada almanya'nin guclu ve karakterli bir "tek lidere" ihtiyaci oldugunu, ulkenin dost olmak isteyenlerle dost, dusman olmak isteyenlerle dusman olmasi gerektigini ve almanya'nin 1. dunya savasini ulkedeki hainler yuzunden kaybettigini soyleyecekti. ilginctir ki hitler bu konusmalarinda israrla almanya'nin muhalefetsiz tek bir lidere ihtiyaci oldugunu ustune basa basa soylemesine ragmen kendisini bir aday olarak one cikartmayacakti. hitler kendisini bir anda one cikartmak yerine bunu yavas yavas, alistira alistira yapma taraftariydi. adnan oktar'in kendini tarif edip "mehdi aynen bu sekilde olacak" dedigi gibi hitler de kendi ozelliklerini tarif edip "almanya'nin lideri boyle biri olmalidir" diyecekti ve bir sure sonra halk "hitler tam da ihtiyacimiz olan adam" seklinde dusunmeye baslayacakti.
hitler 27 ocak'ta almanya'nin onde gelen isadamlarina yaptigi komunizm karsiti konusmadan sonra bu kisilerin guvenini kazanmaya baslamisti. boylece hitler'in partisine bagis yagmaya baslayacakti ve parti maddi anlamda guclenip yaptigi propagandanin etkisini arttirabilecekti. dunya'nin her yerinde oldugu gibi o gunun almanya'sinda da zengin elitlerin destegini almak secim kazanmak icin cok onemli bir adimdi. hitler genclere ve ogrencilere yaptigi konusmalarda "halki somuren zengin ve elit sulukleri zamani gelince sokup atacagindan" bahsetse de isadamlarina ve elit takima yaptigi konusmalarda "size dusman oldugumuzu dusunmeyin, almanya'yi hep beraber ayaga kaldiracagiz" diyordu. acikcasi hitler isadamlarindan ve elit takimindan pek hazetmiyordu ama onlarin destegi olmadan amacini yerine getirmesinin mumkun olmadiginin da bilincindeydi.
hitler birkac gun sonraki bir baska konusmasinda insanlarin politikacilarin ulkelerinde kotu giden seylerden dolayi dis gucleri sorumlu tutmamalari gerektigini, dis gucler bir ulkeye ne kadar baski yaparsa yapsin o ulkenin direnecek gucu kendi icinde bulacagini, bir milletin genleri guclu ve karakterliyse disardan kotu egitimle ve propagandayla onun direnis ruhunun sadece gecici olarak kirilabilecegini ama kalici hasar vermenin mumkun olmadigini soyledi. boylece o gunlerde almanya'yi yoneten politikacilarin "ne yapalim, 1. dunya savasini kaybettik ve elimizi kolumuzu baglayan bir antlasma imzalamak zorunda birakildik" seklindeki tepkilerinin gecersiz ve yersiz oldugunu iddia ediyordu. hitler ayni konusmasinda demokrasiyi bir defa daha elestirdi ve bir ulkeyi "aptal cogunluk" yonetecegine "bilgili, zeki ve donanimli az sayida insanin" yonetmesi gerektigini belirtti. ona gore bir cok insanin bir fikre inanmasi o fikrin dogru oldugu anlamina gelmiyordu ve demokrasiye gecip herseyi insanlarin cogunluguna gore belirleyen ulkelerin er ya da gec zayiflayip gucsuz dusecegi kesin gibiydi. kisaca hitler burada "profesorle cobana ayni sayida oy hakki veren sistem yikilmaya mahkumdur" benzeri bir dusunceyi one suruyordu ama demokrasiyle yonetilen ulkelerin omru onun ongordugunden cok daha uzun oldu.
hitler ayni konusmada "bir orduda demokrasiden soz etmek mumkun degil. yukardan gelen emre hic sorgulanmadan ve muhalefet edilmeden uyulmak zorundadir. bu durumda orduyu yoneten kisinin de ayni sartlar altinda calismasi ve demokrasinin getirdigi zayifliklardan ve muhalefetin etkisinden uzak durmasi gerekir ki ulkeyi de orduyu da hakkiyla yonetebilsin" seklinde bir tespitte bulunarak ordudaki totaliter yonetim seklinin ulkenin tamamina gecirilmesi gerektigini savunacakti. acikcasi hitler'in demokrasiden diktatorluge gecisi savunan argumanlarindan bazilari gunumuzde rte'nin "baskanlik sistemi" lehine ortaya attigi argumanlara oldukca benzemekteydi.
o gunlerde hitler'in konusmalarinda siklikla kullandigi bir arguman "su anki kotu durumumuzdan versay antlasmasini suclayamayiz, cunku bizi versay antlasmasina iten sebepler bugunku kotu durumumuzun da sebebidir" seklindeydi. hitler'in cokca kullandigi bir baska arguman da "komunistler ulkemizde orak-cekicli sscb bayragini gormek istiyorlar, hangi millet kendi topraklarinda baska bir ulkenin bayragini gormek ister ki?" seklindeydi. boylece orak-cekicli ideolojik bayrak rusya bayragina indirgenmisti ve "baska bir ulkenin bayragi" olarak tanimlanmisti.
9 ve 10 subat tarihlerinde berlin'de binlerce ogrenciye seslenen hitler henuz almanya devlet baskanligi icin adayligini koymamisti ama bir cok insan onun bunu yapmasini bekliyordu. hitler 1925'te avusturya vatandasligindan cikmisti ama henuz alman vatandasligina gecmedigi icin hicbir ulkenin vatandasi degildi. bu yuzden alman vatandasligina gecip adaylik konusunda hicbir sorun yasamak istemiyordu. o an itibariyle devlet baskanligi icin tek aday paul von hindenburg'du ve onun secimi kazanacagina kesin gozle bakiliyordu. 16 subat 1932'te dusseldorf'ta 26 bin fabrika iscisine seslenen hitler baskanliga adayligini aciklamadan once son bir cabayla isci sinifindan aldigi destegi arttirmaya calisiyordu. burada yaptigi konusma icerik olarak 9-10 subat tarihlerinde ogrencilere yaptigi konusmaya cok benziyordu ve cok ufak farkliliklar tasiyordu. 22 subat'ta goebbels nazi yanlilarina seslenerek yaptigi bir konusmada adolf hitler'in alman baskanligina aday oldugunu acikladi. hitler o gunlerde nazi partisinin yonettigi tek sehir olan brunswick'te kagit uzerinde devlet memuru yapilmisti ve o gunku kanunlara gore alman vatandasligina gecmesi saglanmisti.
27 subat 1932'de hitler baskanliga aday olduktan sonra ilk kez berlin'de konusma yapacakti. burada "rakiplerimin beni yenmek icin koalisyon olmasi, ne olursa olsun beni basa gecirtmeyeceklerini ve beni baskan yapmayacaklarini soylemeleri onur verici bir sey cunku benden korktuklarini gosteriyor. ben de onlara diyorum ki elinizden gelen neyse onu yapin cunku ben de hepinizi yenecegim. aramizda en cok hakeden, en fazla calisan, en fazla fedakarlik yapan kimse secimi de o kazansin!" hitler vatandas olmadan once berlin'in polis muduru olan grzesinski onun icin "ona vatandaslik vermek mi! onu kopek kirbaciyla ulkeden kovmak lazim" demisti. hitler 27 subattaki konusmasinin devaminda buna da gonderme yaparak "bizi kopek kirbaclariyla kovalamak istiyorsaniz buyrun yapin, gunun sonunda kirbaci kimin tutuyor olacagini goreceksiniz" diyerek meydan okumaya devam etti.
hitler konusmasinin bundan sonraki bolumunde tanriya ve dine gondermeler yaparak "13 yildir sabah aksam calisiyor olmamiz bosa gidecek degildir. tanri'nin adaleti boyle bir seye izin vermez. tanri'nin intikam vakti yaklasiyor ve almanya'yi hakettigi yere tasima gorevi bize dusuyor. tanri almanya'nin yanindadir ve tanri bizim yanimizda cunku biz almanya icin en iyisini istiyoruz ve bunun icin cabaliyoruz" diyecekti.
hitler konusmasinin devaminda baskanlik secimindeki rakibi olan paul von hindenburg'a seslenerek kendisine saygi duydugunu ama kendisini destekleyen bazi "vatan hainlerini" desteklemesinin mumkun olmadigini soyledi. ilginctir ki hitler secimlerde von hinderburg'a rakip olsa da ona karsi asla sert bir soz soylemiyordu ve secimlerden sonra da bu ikilinin arasinda bazi sogukluklar olsa da dusmanlik olmayacakti. hatta bircoklari nazi partisinin bu kadar guclenmesinde en buyuk sorumlulugun van hinderburg'a ait oldugunu soyluyor.
1 martta arabasina atlayan hitler almanya'yi turlamaya basladi ve her gun en az 1 sehirde konusma yaparak kalabaliklara seslendi ve ulke yonetimine adayligini ilan etti. baskanlik icin 13 mart'ta yapilacak secimlere paul von hinderburg ve adolf hitler'den baska katilacak 2 onemli aday daha vardi. bunlar komunistlerin adayi olan ernst thälmann ve askeri kanada yakin theodor duesterberg'di. yine de secimin hitler ile von hindenburg arasinda gecmesi bekleniyordu. bununla birlikte "hitler secimi kazanamazsa 12-13 milyonluk tabaniyla sokaklara dokulecek ve darbe yapmaya calisacak" soylentileri de dolasiyordu. hitler bu soylentileri "aptalca" olarak nitelendiriyordu ve "yonetii demokratik ve legal yollarla ele gecirmeye bu kadar yaklasmisken illegal yontemlerle kendimizi bitirecek kadar salak miyiz?" seklinde bir demecte bulunmustu.
13 martta baskanlik secimleri gerceklestiginde sonuclar hitler'i hic memnun etmedi. von hinderburg oylarin %49.6'sini almisti ve her ne kadar ilk turda secilemese de ikinci turda secilmeyi neredeyse garantilemisti. hitler oylarin %30.1'ini alirken komunist aday thälmann oylarin %13.2'sini almisti. yaklasik 1 ay sonra 10 nisan 1932'de ikinci tur secim yapilacakti ve ikinci tura sadece bu uc aday girebilecekti. hitler secimlerde maglup olsa da bunu bir zafer olarak gordu cunku naziler bir bucuk sene onceye gore oylarini iki bucuk katina cikartmisti. hitler 13 milyon oy beklerken 11 milyonun biraz ustunde oy almisti. partilere tek tek bakildiginda naziler en fazla oy almisti ama von hindenburg'u destekleyen partileri ust uste koyunca naziler geciliyordu. nazilerin sahip oldugu gazetelerde de bu istatistiklere dikkat cekiliyordu ve bu gazetelerde secimlerin hemen ertesi gunu yayinlanan hitler'in mektuplarinda da bir zafer kazanildigi yaziyordu. hitler bu mektupta "zafere cok yakiniz ama eskisinden daha cok calismamiz, azmimizi arttirmamiz lazim. evet onceki aylarda bir suru uykusuz gece gecirdik, geceli gunduzlu cok calistik ama calismamiz burada bitmemeli. 7 kisiyle baslayan hareketimiz bugun 11 milyon kisiyi gecmis durumda. bu kadar ivme kazanmisken pes etmek olmaz" benzeri aciklamalar yapiyordu.
15 mart'ta weimar'a giden hitler burada kisa zaman once aldigi alman vatandasligiyla ilgili ifade verdi ve aksam saatlerinde nazi genclere konusma yapti. hitler'in bu konusmasinda topun agzinda sosyal demokratlar vardi ve sosyal demokratlarin hindenburg'a oy vermesi alayli bir sekilde elestiriliyordu. demagoji uzmani hitler: "sosyal demokratlarin benden korktugunu ve basa ben gelmeyeyim diye hindenburg'a oy verecegini tahmin ediyordum ama son adamlarina kadar herkesi sirf bana karsi oy versin diye seferber edeceklerini bilmiyordum. saniyorum ki sosyal demokratlarin benden ne kadar korktugunu yanlis hesaplamisim. ben onlar benden biraz korkuyorlar derken karsimda korkudan kaskati kesildiklerini, caresiz hissettiklerini de ogrenmis oldum. aslinda bize karsi seferberlik ilan etmis olmalari bize saygi gosterdiklerinin kanitidir, bu da gurur duyabilecegimiz bir seydir" diyecekti.
hitler konusmasinin ilerleyen dakikalarinda kalabaligi costuran su sozleri soyledi: "bugun almanya'nin dusmanlarina karsi cok mesafe katettik. su anda dislerim almanya'nin dusmanlarina saplanmis durumdadir ve bu mucadele hicbir zaman gevsemeyecektir de bitmeyecektir de. almanya'nin dusmanlariyla olan mucadelemi engellemek ve bitirmek icin beni oldurmekten baska careleri yoktur!" hitler zaman zaman "bu mucadeleden vazgecmem icin olmem lazim" "eger basarisiz olursak ilk olarak beni oldurun" "eger bu davadan donersem hic acimadan beni idam edin" tarzi ifadeleri kullaniyordu ve davasina hayatini koydugunu iddia ediyordu. hitler'in bir cok konusmasinda bu kadar iddiali konustugunu goren partililer (ozellikle gencler) ona daha da baglaniyordu.
secimin ikinci turu 10 nisan'da yapilacakti ve 3 nisana kadar secim propagandasi yapilmasi yasaklanmisti. bu da hitler'e propaganda yapmak icin bir haftadan daha az sure veriyordu. bu sirada hitler'in bazi sempatizanlarinin evleri polis tarafindan aranmaya baslamisti ve hitler bu aramalari protesto etmek icin gazetelere ilan vermisti. arada 1-2 ufak konusma olduysa da bu konusmalarda normalde sarfettiginden farkli bir sey soylemeyecekti. nisan'in ilk haftasi ucak kiralayan hitler alman sehirlerini cok hizli bir sekilde dolasti ve bir haftada cesitli konusmalarda toplam 1 milyona yakin kisiye seslendi.
10 nisan gunu geldiginde oylar verilmisti ve hitler oylarini 11 milyondan 13 milyona (%37) cikartmasina ragmen secimi kazanamamisti. secimi kazanan oylarin %53'unu alan von hindenburg olmustu. hitler secimi kaybetmisti ve devlet baskani olma projesi suya dusmustu ama ulke yonetimini ele gecirmesi icin bir sans daha vardi, o da genel secimleri kazanarak parlementoda tek basina hukumet kurabilecek kadar sandalye elde etmekti. mevcut hukumetin basinda brüning vardi ve hitler baskanlik secimini kazanmasi halinde onu istifaya zorlayip yeni hukumet kurulmasi icin secime gidilmesini saglayacakti ama bunu yapmasina gerek kalmadi cunku hitler'i gecip baskanlik secimini kazanan van hindenburg da aynisini yapacakti ve hitler'e yeni bir kapi acacakti.
destekledigi baskan adayi galip gelen ve zaferle beraber ozguven kazanan brüning hukumeti 13 nisan'da nazilere bagli silahli birliklerin kanundisi olarak tanimlanip yasaklanmasi icin bir kararname cikartti ve bunu imzalamasi icin van hindenburg'a yolladi. o gunden sonra nazilerin silahli birlikleri yasaklansa da diger partilerin sahip oldugu silahli birlikler yasaklanmadi ve bu da hitler'e sikayet edip magduriyet yaratma firsati verdi. hitler yine 13 nisan tarihinde "bugune kadar ulkede siyasi guc kazanmak icin hep legal yollari kullandik ve bundan sonra da boyle yapacagiz, karsi tarafa gelecekteki secimleri iptal edip bizi ezme firsatini vermeyecegiz" aciklamasini yapti.
hitler'in sikayetleri meyvesini verdi ve 15 nisan'da devlet baskani hindenburg "nazilerin silahli kolu yasaklanacaksa bu uygulama tum partiler icin gecerli olmalidir" dedi. bu da mevcut hukumeti zora sokacak bir gelismeydi. 16 nisan'da yeniden ucak kiralayan hitler ulkeyi yine karis karis gezdi ve 24 nisan'daki yerel secimlerde partisi icin oy istedi. bu secimlerde naziler yine oylarini arttirmaya devam etti ve bir cok yerel yerlesimde soz sahibi haline geldi.
hitler icin sonraki birkac hafta sessiz gecti. mayis ayinin ortasina kadar dinlenen hitler bundan sonra mevcut hukumeti dusurmek ve ulkede genel secimleri baslatmak icin harekete gecti. son secimlerde alinan %36-37'lik oy orani genel secimde korunursa naziler tek basina iktidar olabilecekti ve hitler hazir momentum kazanmisken secimlerin one cekilmesini istiyordu. zaten mevcut hukumet gunlerinin sayili oldugunu biliyordu cunku almanya hem ekonomik hem de siyasi olarak surekli geriye gidiyordu. onceden verilen sozler tutulamamisti ve ulkede artik kronik bir hal alan issizlik sorununa cozum bulunamamisti. almanya'da 6 milyondan fazla issiz vardi ve bu sayi giderek artiyordu.
hukumet ortaklarindan groener mayis'in ortalarinda savunma bakanligi gorevinden istifa etmisti. bu da mevcut hukumetin cokusunu hizlandiracak olan bir hareketti. 29 mayis'ta oldenburg'da ve 5 haziran'da mecklenburg'da yerel secim olacakti. hitler iki bolgeye de giderek gunlerce surecek secim calismasina basladi ve hemen hemen her gun halka seslendi. bu arada 29 mayis'ta hindenburg hukumetin artik ne halktan ne de parlementodan fazla destek alamadigini ve yikilma noktasina geldigini gorerek hukumetin basindaki brüning'i yanina cagirdi. burada devlet baskani hukumetin basina mevcut hukumetin halk gozunde mesru gorulebilmesi icin yukseliste olan sagcilardan bazi kisilerin hukumete atanmasi gerektigini soyledi. ayni gun oldenburg'daki yerel secimlerde hitler'in partisinin %49 oy alarak kazandigi ortaya cikinca mevcut hukumetin elinin iyice zayifladigi goruldu.
brüning yukseliste olan hitler'i hukumete ortak etmek istemiyordu. bu yuzden baskanla gorustukten hemen bir gun sonra istifasini verdi ve hukumet dustu. bu da kisa sure sonra genel secimlerin yapilacagi anlamina geliyordu. ayni gun hindenburg hitler'i yanina cagirdi ve en azindan yeni secimler yapilana kadar kurulacak olan gecici hukumete destek vermesini istedi. hitler de daha once yasaklanan silahli nazilerin yeniden legal hale getirilmesini istedi ve buna olumlu bir cevap aldi.
31 temmuz'da genel secimler yapilacakti ve almanya'yi yonetecek olan hukumet secilecekti. secimin favorisi nazilerdi. hitler 31 temmuz'a kadar beklemek yerine secimlerin aninda yapilmasini istiyordu cunku son zamanlarda ari gibi calisarak ve ulkeyi sehir sehir dolasarak muthis bir momentum yakalamisti. naziler oy toplamak icin sabah aksam calismaktan yorgun dusmustu ve 2 ay daha ayni sartlarda calisacak motivasyonlari olup olmadigi belli degildi. diger partiler de naziler'in meclisteki koltuk sayisini arttiracagina kesin gozle bakiyordu ama en azindan tek basina iktidar olmasin diye ugrasiyordu.
hitler'in propaganda gucu azalmisti cunku o gune kadar hitler'in yaptigi propagandanin cogu mevcut hukumeti elestirmek ve onlari hain ilan etmek uzerineydi. hitler ulkede yasanan tum felaketlerden dolayi mevcut hukumeti sucluyordu ama simdi hukumet dagilmisti ve yeni kurulan gecici hukumete kendi de destek vermisti. bu durumda yeni kurulan gecici hukumeti o kadar sert bir sekilde elestiremezdi. o da eski dusmani olan komunistlere yonelme karari aldi. 10 hazirandan itibaren yeniden "sahalara" donen hitler yaptigi konusmalarda komunistlere yuklendi ve onlarin almanya'yi rusya'ya peskes cekecegini iddia etti.
19 haziran'da naziler'in silahli kolu yeniden faaliyet gostermeye basladi ve hitler yaptigi konusmalardan birinde "bugune kadar hep legal yollarla mucadele ettik ve bundan sonra da boyle mucadele edecegiz ama birileri bizim sakin ve sabirli halimize bakip bizi somurebilecegini saniyorsa onlara karsi farkli bir yuzumuzu gostermekten de cekinmeyiz" diyerek gozdagi verdi. acikcasi hitler sokaktaki nazilerle komunistler arasinda catismalarin yasanmasini istiyordu cunku boyle bir gerginligin kendi oylarini arttiracagini dusunuyordu.
haziran'in son haftasinda naziler'in yeniden harekete gecen silahli kollarina seslenen hitler secimin kazanilmasi halinde hicbir partiyle koalisyon yapilmayacagini ve kimseyle isbirligine gidilmeyecegini soyledi ve "bu sene nasil en cok calistigimiz, en cok ugrastigimiz, en cok yoruldugumuz seneyse ayni zamanda en cok zafer kazandigimiz ve en cok kazanimlar elde ettigimiz sene olarak da tarihe gececek" dedi. 6 temmuz'da secim propagandasina yeniden baslayan hitler 10 temmuz'da sivil kiyafetleri cikartip nazi uniformasi giydi ve ulkenin bir ucundan bir ucuna ucakla gecerek "ozgurluk ucuslari" adini verdigi ucuslari gerceklestirdi.
15 temmuz'da halka yeniden seslenen hitler bu kez sesini kayit altina aldirtti ve radyodan yayinlanarak milyonlara ulasmasini sagladi. radyodan yayinlanan kayitta sadece hitler degil tezahurat yapan kitlelerin de sesinin duyulmasina ozen gosterildi. bu konusmada hitler kisaca sunlari soyluyordu: "son hukumet 1918 yilinda goreve geldiginde alman halkina daha iyi sartlarda yasama sansi verecegini ve ulkeyi yeniden ayaga kaldiracagini soz verdi ama 14 yil sonra baktigimizda verilen sozlerin birinin bile tutulmadigini goruyoruz. alman halki olarak onceki hukumete fazlasiyla sabir gosterdik ve onlara defalarca sans verdik ama bu isin onlarla olmayacagi konusunda artik kimsenin suphesi kalmamistir, hatta onlar bile bunu itiraf ederek istifa ettiler. geride kalan 14 yilda almanya fakirlesti, almanlar fakirlesti, devlet fakirlesti ve cok buyuk bir yikim yasandi. herseyin otesinde almanlar'in savasma azmi olduruldu ve gelecege dair tum umutlar bitirildi."
hitler konusmasinin devaminda almanya'da naziler haric tum partilerin kapatilmasi gerektigini soyle savunacakti: "bugun hemen hemen tum gruplarin siyasi partisi bulunmakta. katoliklerin ayri partisi, protestanlarin ayri partisi, beyaz yakalilarin ayri partisi, mavi yakalilarin ayri partisi, ev sahiplerinin ayri partisi, kiracilarin ayri partisi var. yillardir bu partiler insanlari siniflara bolup parcalamaktan ve birbirine dusurmekten baska ne yaptilar? almanlar'in artik tek parca olup kendi kaderini tayin etme vakti gelmedi mi? artik birakin almanya'yi bir kez olsun alman halki yonetsin. su ana kadar tum bu partilere defalarca sans tanindi ve ulkeyi batakliktan cikartamadilar. simdi birakin da alman halki bu isi kendi kendine bitirsin." hitler'e gore naziler haric tum partiler almanya'yi kutuplara boluyordu ve sadece kendi partisi almanlar'in tamamini temsil etmeye musaitti. bu yuzden onun gorusune gore naziler haric diger partilerin kapatilmasi ulkede bolunmeleri azaltacakti. burada hitler'in yaptigi konusma sekil olarak 2002'de cem uzan'in yaptigi "acin turkiye'nin onunu, durduramazsiniz, turkiye geliyor" seklindeki konusmalara sekil olarak benziyordu. ton olarak da rte'nin yaptigi konusmalari andiran bir hava vardi.
hitler secim oncesi yaptigi konusmalarda bir cok konudaki gorusunu aciklamiyordu. ornegin o gunlerde yapilan konusmalarda yahudiler'in muhabbeti hemen hemen hic gecmiyordu. yine hitler'in abd, ingiltere, fransa gibi ulkeler hakkindaki fikri de pek gecmiyordu (arada sirada almanya'daki komunistler uzerinden rusya'ya laf atiyordu ama diger ulkelere pek bir sey demiyordu). acikcasi hitler'in yonetime geldikten sonra bir cok konuda nasil bir tavir alacagi merak konusuydu.
15 temmuz'dan itibaren hitler farkli kitlelere hitap ederek gunde 3-4 konusma yapmaya basladi ve konusmalarinin icerigi genelde ayniydi. ayni gunlerde goebbels gibi nazi partisinin onde gelen diger elemanlari da sehir sehir dolasip konusma yapmakla mesguldu. naziler nazi olali en mesgul gunlerini yasamaktaydi.
20 temmuz'da nazilerle komunistler arasinda yasanan sokak catismalarinda iki taraftan da cok sayida kisi hayatini kaybetti veya yaralandi. hitler bunu bir firsat olarak gordu ve "gecici hukumet ulkede asayisi saglama konusunda sinifta kalmistir, ulkeye huzur gelmesi icin guclu bir hukumet sart" seklinde bir konusma yapti. ulkenin bazi sehirlerinde acil durum ilan edildi ve bazi devlet buyukleri gorevlerinden alinarak yerlerine baskalari getirildi.
31 temmuz'da secimler yapildi ve hitler'in partisi %37.27 oraninda oy aldi. sabah aksam sehir sehir dolasip propaganda konusmalari yapan hitler %40-45 araliginda oy bekliyordu ve bu sonuclar ilk elde onu pek memnun etmedi cunku sonuclara gore en son baskanlik seciminden beri neredeyse hic oy kazanimi olmamisti. mecliste 608 koltuk vardi ve hukumet kurabilmek icin 305 koltuk gerekiyordu. hitler'in partisi 230 koltuk kazanmisti ve koalisyon yoluyla 75 koltuk daha kazanmasi gerekiyordu. mevcut partilerden ideoloji olarak nazilere en yakin olan parti alman nasyonel partisiydi ama bu parti sadece 37 koltuk kazanabilmisti. komunistler de koltuk sayilarini 77'den 89'a cikartmislardi. bu durumda hitler'in tek basina iktidara gelmesi zordu. ne sag partiler ne de sol partiler birleserek iktidar olamiyordu cunku oylar partiler arasinda bolunmus durumdaydi. bu da almanya'daki iktidari krizin devam edecegi anlamina geliyordu.
secim oncesi gorevde olan von papen'in partiler ustu hukumeti gorevine devam edecekti. hitler eger sesini yukselterek sikayet ederse ona "sus payi" olarak hukumette sembolik bir pozisyon verilecekti. bu da basbakan yardimcisi benzeri hicbir yaptirim ve karar alma gucu olmayan bir pozisyondu. hitler gozunu daha yukarilara dikmisti ve basbakanlik ve icisleri bakanligi gibi onemli pozisyonlarin nazilere verilmesini istiyordu. bu ugurda 15 agustos'tan itibaren bazi lobi calismalari ve girisimleri baslatilmisti. naziler bir cok yerlesim biriminin yerel yonetimini ele gecirdigi icin bir cok yerde polis gucune hakimdi ve ulkede cok fazla soz sahibi olamasalar da yerel olarak bir cok yerde en guclu parti konumundaydilar. bu da onlarin pazarliklarda elini guclendiren bir etkendi.
hitler agustos ayinda devam eden pazarliklarda hicbir kazanim elde edemedi ve devlet baskani von hindenburg ile gecici hukumetin basindaki von pepen'in kendisine asagilayici bir sekilde yaklasmasindan dolayi epeyce sinirliydi. hitler bundan sonra "ulkenin yonetimi tamamen ona birakilmadan asla memnun olmayacagini" aciklayacakti ve bundan asagisini asla kabul etmeyecegini belirtecekti. bundan sonra hitler kendisini her turlu koalisyon pazarliklarindan beri tutacakti. hitler ayni zamanda kendi partisi disinda kurulacak herhangi bir hukumete de hicbir sekilde destek vermeyecekti ve o hukumeti dusurmek icin elinden geleni ardina koymayacakti. o sirada hukumet kurulunca kendilerine alman ordusunda ust duzey gorev verilmesini bekleyen nazilerin silahli kanadi bu isten hic memnun degildi. ortaligin karisik partisine zarar verilmesinden korkan hitler bu kisileri ikinci bir emre kadar tatile gonderdigini acikladi.
22 agustos'ta 5 nazi bir komunisti doverek oldurdukleri icin idama mahkum edilmisti. hitler o ana kadar nazilerin silah kullanarak yonetimi ele gecirecegini inkar ediyordu ama mevcut hukumete "savas actigini" da her firsatta dile getiriyordu. hitler hic vakit kaybetmeden "bugune kadar 300'den fazla uyemiz oldurulurken kimseye idam verilmedi. bugun alinan sacma sapan karara karsi savasmak onurumuzun geregidir" seklinde bir aciklama yayinladi ve bir kez daha mevcut alman hukumetine savas ilan etti. bunun uzerine hukumet geri adim atti ve idam cezalari muhebbet hapse cevrildi.
30 agustos'ta meclis toplandiginda hitler'in 230 milletvekili meclise uniformayla gitti ve tum oturumlari uslu ve sakin bir sekilde takip ettiler cunku meclisin tasfiye edilecegi konusuluyordu ve bunun icin en ufak bir bahane bile rol oynayabilirdi.
agustos ayi boyunca halka acik hicbir konusma yapmayan hitler eylul ayinin ilk gununde berlin'de 20 bin kisilik bir kalabaligin onune cikti ve son zamanlarda yukselen "ulkede asayisi saglamak icin ordu harekete gececek" dedikodularina binaen "alman ordusunun varlik sebebi hukumeti halka karsi korumak degil halki dusmanlara karsi korumaktir" ayarinda bir konusma yapti.
eylul ayinin ilk haftasinda nazi yanlilari ve alman milliyetcileri icinde darbe yapmak isteyenlerin sayisi giderek artiyordu ama hitler buna siddetle karsi cikiyordu cunku partisi son 4-5 yildir almanya'da en hizli yukselen partiydi ve darbe girisimi bir cuval inciri berbat edebilirdi. ayni gunlerde mevcut hukumet de nazilerin sempatisini kazanmak icin onlarin da fikirlerinin alinacagi bazi ekonomik reformlara gidilecegini acikladi.
submitted by enjonkou to kopyamakarna [link] [comments]